Bir ölümün ardından ortaya saçılan manşetler, gerçeği değil; aile içi şiddet, çocukluk travması ve alkol bağımlılığı karşısında nasıl körleştiğimizi gösteriyor. Bu yazı, savunmadan ve yargıdan uzak durarak, bağlanma yaralarının ve çocukluk travmasının aile içi şiddeti nasıl nesilden nesile aktardığını psikolojinin penceresinden tartışıyor.

Bir insan öldüğünde, geriye yalnızca hayatı kalmaz; bizim ona nasıl baktığımız da kalır. Güllü’nün ölümünün ardından konuşulanlara bakınca, onun yaşamından çok bizim reflekslerimiz görünür oldu. Alkol, şiddet, ‘şeytan’ kız, “kötü annelik” etiketleri… Ölünün ardından hızla hüküm veren, manşetlerle vicdan rahatlatan tanıdık bir dil bu.

Ama asıl soru şu: Biz gerçekten neyi tartışıyoruz? Bir insanın ölümüyle sonuçlanan aile içi bir şiddet döngüsünü mü (?), yoksa şiddeti ancak öldükten sonra konuşabilen bir toplum olduğumuzu mu?

Basına yansıyan anlatılarda, Güllü’nün kızının çocukluk döneminde yoğun fiziksel şiddete maruz kaldığı ve yıllar sonra annesini itmesine kadar varan bir çatışmanın yaşandığı ifade ediliyor. Bu noktada bazı kesimler şunu da merak ediyor: “Haklı mıydı?”
Bu, psikolojinin sorduğu bir soru değil.

Psikoloji önce şunu sorar: Bu davranış nasıl mümkün oldu? Öz kızı annesini neden pencereden itti?

Bu soru bir savunma üretmek için değil, tekrarını önlemek için sorulur. Çünkü çocuklukta yaşanan şiddet, geçmişte kalıp biten bir olay değildir. Bedenden silinse bile, sinir sisteminde kalır. Çocuk, kendisini koruması gereken kişinin aynı zamanda zarar veren kişi olduğunu deneyimlediğinde, dünyaya dair temel bir güven duygusu zedelenir. Sevgi ile korku aynı bedende birleşir.

Yıllardır klinikte gördüğüm ortak gerçek şu: Şiddetle büyüyen çocuklar, yetişkin olduklarında “normal” tepkiler vermezler. Çünkü sinir sistemleri hâlâ alarmdadır. Otorite, eleştiri, kontrol hissi gibi tetikleyiciler ortaya çıktığında, beyin bugünü değil çocukluğun çaresizliğini yaşar. O anda verilen tepki çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, öğrenilmiş bir hayatta kalma refleksidir.

Burada çok net bir ayrım yapmak gerekir. Bir yetişkinin şiddet içeren hatta ölüme götüren davranışı kabul edilemez. Ne hukuken ne de etik olarak. Nokta. Ama bir davranışın psikolojik kökenini anlamak, onu meşrulaştırmak değildir. Aksine, şiddetin tekrarını önlemenin tek yoludur.

Bağlanma kuramları bu tabloyu yıllardır anlatıyor. Süreklilik gösteren fiziksel ya da duygusal şiddet ortamında büyüyen çocuklarda güvenli bağlanma gelişmez. Yerine, dağınık ve tutarsız bir ilişki haritası oluşur. Yakınlıkla kopuş iç içe geçer; öfke ani ve kontrolsüzdür, ilişkiler ya aşırı yoğun ya da bir anda yıkıcıdır. Bu yazdıklarım, basında Güllü’nün kızı adına verilen demeçlerle aynı düzlemdedir. İşin aslı, yetişkinlikte gördüğümüz birçok davranış, bugünün değil, çocuklukta öğrenilmiş savunma biçimleridir.

Terazinin diğer kefesinde, medyanın “alkolik anne”, “problemli kadın” gibi etiketlerle kurduğu anlatı duruyor. Bu dil, karmaşık bir hayatı tek kelimelik bir hükme indiriyor ve resmi daha da sığlaştırıyor. Oysa psikoloji bize şunu söylüyor: Alkol bağımlılığı çoğu zaman bir ahlak sorunu değil, travmayla baş etme girişimidir. Alkol acıyı iyileştirmez; yalnızca susturur. Susturulan acı ise yok olmaz. Bir yerde, çoğu zaman en yakın ilişkide, taşar. Ama bu gerçek, şiddet için bir mazeret değildir. Bağımlılık, çocuğa yönelen kötü muamelenin nedeni değil; ayrı bir sorumluluk alanıdır.

Belki de asıl konuşmamız gereken, bu ülkede hâlâ şiddetle büyüyen çocukları görmezden gelişimizdir. “Dayak eğitir”, “anne döver ama sever” gibi cümleler dolaşımdayken, yetişkinlikte ortaya çıkan öfkeye, bağımlılıklara, kopuk ilişkilere şaşırmak çelişki değildir; sonuçtur. Şiddetin mantığı tam da budur.

Psikoloji bu konuda nettir: Şiddet unutulmaz. Konuşulmazsa geçmez. Aktarılır.

Bir ölümün ardından yazılanlar savunma olmak zorunda değil. Ama yüzleşme olmak zorunda. Çünkü gerçek yüzleşme, ölenin ardından hüküm vermekle değil; yaşayan çocukları koruyacak bir toplumsal aklı kurmakla mümkündür.

Bu yazı bir mazeret üretmiyor. Bir çağrı yapıyor: Şiddeti romantize etmeden, demonize etmeden, anlamaya cesaret ederek konuşma çağrısı. Çünkü konuşulmayan her travma, yarın başka bir manşet olarak geri dönüyor.