Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI’nin yayınladığı son verilerin değerlendirmesi

Nisan ayı sonunda yayımlanan son SIPRI verileri 2024’te rekor seviyeye çıkan silahlanma harcamalarının (2,72 trilyon dolar) 2025’te 2,89 trilyon dolarla yeni bir rekor kırıldığını gösteriyor, ki bu artış Trump yönetiminin Ukrayna’ya yapılan askeri yardımları keserek ABD’nin silahlanma harcamalarının yüzde 7,5 azalmasına rağmen sağlandı. SIPRI verileri dünya çapındaki militarist dönüşümün motorunun Avrupalı emperyalist güçler olduğunu kanıtlıyor. Rusya ve Ukrayna da dahil edilirse Avrupa çapındaki silahlanma harcamaları 2025’te 864 milyar dolara ulaşmış durumda. Sadece Avrupalı NATO üyesi devletler 2025’te 559 milyar dolar harcayarak, 2024’e nazaran yüzde 23,1 dolayında bir artışa neden olmuşlar.

Batılı emperyalist güçlerin son dönemlerde aldıkları kararlara bakarak silahlanma harcamalarının önümüzdeki yıllarda hızla artacağını tespit edebiliriz. NATO’nun üye devletleri, yüzde 3,5’i salt askeri harcamalara, yüzde 1,5’i de askeri gerekliliği olan altyapıya olmak üzere GSMH’nın yüzde beşini ayırmaya yükümlü kılması ve Trump yönetiminin ABD’nin “savunma” harcamalarını kısa vadede 1,5 trilyon dolara çıkarma planı bu tespitimizi teyit etmektedir. Kaldı ki 32 NATO üyesi devlet sadece 2025’te toplam 1,6 trilyon doları silahlanma için harcamış durumdadırlar.

Avrupa’daki aşırı silahlanmanın itici gücü, SIPRI verilerinin gösterdiği gibi, Almanya. Alman devleti silahlanma harcamalarını 114 milyar avroya çıkartarak bir yılda yüzde 24’lük bir artış sağladı. Merz hükümetinin açıklamaları, önümüzdeki yıllarda silahlanma harcamalarının daha da artacağına işaret ediyor. Federal Savunma Bakanlığı şimdiden silahlanma bütçesinin 2029 yılında 150 milyar avro olmasını planladığını açıkladı bile.

Koşar adım felakete

ABD dünya çapında savaşların ve silahlanma yarışının itici gücü olur ve Avrupa’da bu rolü Almanya üstlenirken, Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya çapında 1 milyara yakın insan aşırı yoksulluk koşulları altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Bu insanların günde 3 dolardan az bir para ile geçinmek zorunda kalmaları ve temiz içme suyuna ulaşamamalarının temel nedeni sömürü, vekalet savaşları ve körüklenen bölgesel ihtilaflardır. Ancak yoksulluk ve yoksunluk imtiyazlı coğrafyalara da yayılmaktadır. Avrupa Birliği’nin istatistik kurumu olan EUROSTAT’ın verilerine göre Avrupa Birliği sınırları içinde yoksulluk ve yoksunluk çeken insan sayısı 93,3 milyona ulaşmış durumda. Avrupa çapında 18 yaş altındaki çocuk ve gençlerin yoksulluk oranı Avrupa’da yüzde 21,4 iken, bu oran Almanya’da yüzde 23,5 ile rekor seviyede. Silahlanma harcamalarını finanse etmek için sosyal giderler ve diğer alanlarda yapılması planlanan kısıtlamalar göz önüne alınırsa, bu oranların daha da yükseleceğine kesin gözüyle bakılabilir.

Silahlanma yarışının böylesi olumsuz sonuçları ağırlaşırken, özellikle Almanya, Britanya ve Fransa tüm güçleri ile Ukrayna’daki savaşın devam etmesi ve “Rusya’nın dize getirilmesi” için bastırmaktalar. Silahlanma yarışının önde gelen kazananlarının uluslararası mali piyasalar ve silah tekelleri olduğu biliniyor. O açıdan Almanya’da Friedrich Merz’in, Britanya’da Keir Starmer’in ve Fransa’da Emanuel Macron’un egemen siyasetin başına getirilmiş olmaları bir tesadüf değildir. Ne de olsa üçü de uluslararası mali piyasalarda faaliyet gösteren tekellerden gelmekteler. Mali sermaye fraksiyonları kontrol altında tuttukları müthiş sermaye ile silahlanma yarışından ve savaşlardan, silah tekellerinin elde ettiklerinden kat be kat fazla kâr elde edebileceklerini biliyorlar.

Avrupa’nın en büyük ve en güçlü konvansiyonel ordusuna sahip olmak isteyen Alman militarizminin rövanşizmi, Almanya’daki çoğunluk toplumunda hala var olan “Untertanengeist” [Kulluk ruhu] anlayışını bir kez daha yeşertmekte. Çoğunluk toplumu esas itibariyle devlet medyasında yayınlanan her şeye sonuna kadar inanıyor ve egemen siyasetin savaş körükleyen saldırgan politikalarına destek çıkıyor. Militarizmin yaşamın her alanını boyunduruk altına almasına, demokratik ve sosyal hakların kısıtlanmasına, sosyal bütçelerin silahlanma bütçelerine aktarılmasına, zorunlu askerlik dayatmasına ve saldırgan dış politikaya karşı ciddi bir toplumsal direniş yok sayılacak derecede zayıf durumda. Artık Almanya’daki militarist dönüşümün çoğunluk toplumunu korku toplumundan, salt kendi çıkarlarını düşünen itaatkar kullar kitlesine dönüştürmüş olduğundan şüphe duymamak gerekiyor. Emperyalizmin nimetlerinden faydalandığını bilen kullar kitlesi yeniden çocuklarını marşlar ve çiçekler eşliğinde ölüme göndermeye hazırlanıyor. Nihayetinde Alman emperyalizmi peşine taktığı diğer Avrupalı emperyalist güçler ve halk kitleleriyle, aynı 1914 ve 1939 öncesinde olduğu gibi, koşar adım felakete doğru ilerliyor.

Ya Asya’nın silahlanması?

SIPRI verilerine zorlama koşullarından bağımsız baktığımızda, Rusya’da ve Asya ülkelerinde de silahlanma harcamalarının artmakta olduğunu görmekteyiz. Rusya Federasyonu silahlanma harcamalarını yüzde 5,9 ile yaklaşık 190 milyar dolara artırırken, Asya ve Pasifik bölgesinde toplam harcama 681 milyar dolara ulaşmış. SIPRI Çin Halk Cumhuriyeti’nin 336 milyar dolar ile GSMH’nın yüzde 1,7’sini silahlanmaya harcadığını tespit ediyor. Buna karşın 2025’te Hindistan silahlanmaya 92,1 milyar dolar, Japonya 62,2 milyar dolar ve Tayvan 18,2 milyar dolar harcamışlar. Halihazırda Japonya’daki milliyetçi hükümet ülkenin savaşa girmesini yasaklayan anayasa maddesini kaldırmaya çalışıyor, ki ÇHC’ne yönelik savaşta rol alabilsin.

Batılı emperyalist güçler açısından silahlanma harcamalarının en önemli gerekçeleri Rusya ve ÇHC’nin tehdit oluşturduğu iddiası. Putin yönetiminin ABD ve diğer Batılı ülkelerin tarih boyunca yaptıklarının aynısını yaparak savaş açması – ya da savaş açmaya zorlanması – Rusya’nın yeniden “geleneksel düşman” haline gelmesi için yeterli oldu. Rusya Federasyonu’nun teritoryal büyüklüğü, devasa enerji ve hammadde kaynakları oldum olası Batılı emperyalist güçlerin iştahını kabartmıştır. ABD’nin silahlanma harcamalarının ancak beşte birine ve Avrupa’daki NATO üyesi devletlerin harcamalarının ise üçte birine yakın harcama yapan Rusya’ya karşı henüz topyekûn bir savaş açılmadıysa, bunun temel nedeni Rusya’nın caydırıcılığı yüksek nükleer cephanesidir.

ÇHC’ne gelince: Kanımızca ÇHC’nin yayılmacı bir güç olarak dünyayı tehdit ettiği iddiası kof bir iddiadır. Coğrafya olarak Çin beş bin yıllık tarihi boyunca her zaman merkezde kalmış ve bazı istisnalar dışında komşu ülkeleri aşarak genişlememiştir. Günümüzün ÇHC’nin ise Batı emperyalizmi benzeri yayılmacı bir siyaset izlemediği açıktır.

ÇHC’nin dış ve dış ticaret politikasına bir örnek vermek gerekirse: 1 Mayıs 2026’tan itibaren Afrika’nın 53 ülkesi ürünlerini ÇHC’ne gümrüksüz ihraç edebiliyorlar. Bu tek taraflı adım – çünkü Afrika ülkeleri ÇHC’nden yapılan ithalata gümrük vergisi uygulayabilmekteler – 2005 yılından bu yana Afrika’nın en yoksul 33 ülkesi için geçerliydi. Uygulamanın 53 ülkeye çıkartılması ÇHC’ne yılda yaklaşık 1,4 milyar dolarlık maliyet getiriyor. ÇHC’nin sıfır gümrük vergisi politikası, kendi ekonomik kalkınmasının başarısının göstergesi olmasıyla birlikte, Afrika’nın ekonomik kalkınmasına sağlanan önemli bir destek olarak da görülmeli. Sıfır gümrük vergisi politikasının Afrika’nın yoksul ve gelişmekte olan ülkelerinin eşitsiz durumunu aşmaya ve gelecekteki ticaret bilançolarını dengelemeye yarayacağı şüphe götürmüyor.

Elbette ÇHC’nin bu adımı kendi çıkarlarına da yaramaktadır. Sonuçta Afrika’dan ÇHC’ne yapılan tarım ürünleri ihracatı artacak ve ÇHC’ndeki gıda güvenliğini güçlendirecektir. Ama Afrika’daki yoksulluğun en çok kırsal bölgelerde görülmesi nedeniyle, ÇHC öncülüğündeki gümrüksüz ticaret Afrika’nın tarıma dayalı bölgelerinde verimlilik artışının itici gücü haline gelecek ve tersinden Afrika’nın gıda güvenliğinin de güçlenmesine neden olacaktır. Batılı emperyalist güçlerin bugüne dek olan Afrika politikalarına bakarak sadece bu örneğin, iddia edildiği gibi ÇHC’nin dünyanın geri kalanı için bir tehdit oluşturmadığını kanıtlamakta olduğunu söyleyebiliriz. Herhangi bir tehditten söz edilecek olursa, o da ÇHC’nin ekonomisi, etki alanları ve karşılıklı çıkarları korumaya odaklı dış politikasının Batılı emperyalist güçlerin yayılmacı ve saldırgan politikalarının ne olduğunu gösteren ve engelleyici faktör olan bir “tehdit” olmasıdır, ki bu insanlık ve dünya barışı açısından olumludur.

Sonuç itibariyle silahlanma yarışı uluslararası politikanın mali sermayenin ve silah tekellerinin kontrolü altına girmekte olduğunu ve bunların dünya çapında savaşları ve ihtilafları körüklediğini göstermektedir. Halihazırda dünyada irili ufaklı 60 silahlı çatışma yaşanmaktadır. Yaklaşık bir düzine ihtilaf daha büyük bir yangına yol açabilecek potansiyel taşımaktadır. Emperyalist saldırganlık ve yayılmacılık İran’dan Lübnan’a, Ukrayna’dan Sudan ve Yemen’e ve farklı coğrafyalara kadar tüm dünyayı tehdit eder hale gelmiştir. SIPRI’nin verileri 100 büyük silah tekelinin sadece 2024 yılında 679 milyar dolar kazandıklarını göstermektedir. Birleşmiş Milletler Örgütünün 2025 Eylül’ünde yayınladığı bir rapor silahlanma harcamalarının dünya çapında kişi başına 334 dolara denk geldiğini ve bu eğilimin devam etmesi durumunda silahlanma harcamalarının 2035 yılında 6,6 trilyon dolara ulaşacağını tespit etmektedir.

Diğer yandan, gene aynı rapora göre, sadece 93 milyar dolar ile 2030 yılına kadar dünya çapında açlık ortadan kaldırılabilir; 3 milyar dolardan daha azı ile dünyadaki tüm çocuklara aşı yapılabilir ve 5 milyar dolar ile yoksul ülkelerdeki çocuklara on iki yıllık kaliteli eğitim sağlanabilir. Nihayetinde uluslararası mali sermayeye ve silah tekellerine sağlanan kârların küçük bir bölümüyle dahi dünya çapında açlık, sağlık ve eğitim sorunları rahatlıkla çözülebilecektir. Tüm bu sayılar silahlanma yarışının insanlığın ezici çoğunluğuna karşı yürütülen bir sınıf savaşımı olduğunu kanıtlamaktadır. O nedenle antifaşist, antiemperyalist ve antikapitalist mücadele olmaksızın barış sağlanamayacaktır. Neticede dönüp dolaşıp aynı gerçekle karşı karşıya kalmaktayız: insanlığın barışçıl, savaşsız, sömürüsüz, ekolojik, eşit ve özgür geleceği ancak ve ancak sosyalist devrimle olanaklı olacaktır. Rosa Luxemburg’un vurguladığı gibi: ya Sosyalizm ya da barbarlık!