Geçtiğimiz günlerde yaşanan okul saldırıları olur olmaz, sadece ülkemizde değil, benzeri olayların yaşandığı diğer ülkelerde de yaşandığı gibi, bazı çevrelerin refleks olarak dönüp bilgisayar oyunlarını hedef göstermesi artık neredeyse otomatiğe bağlanmış durumda. Çok tanıdık ve bildik bir ezber bu. Toplumsal infial yaratan hemen her olayda olduğu gibi, önce toplumda bir günah keçisi seçiliyor, sonra devlet o hedefe yönelip yasaklayarak, sansürleyerek, görünürlüğünü azaltarak meseleyi çözdüğünü ima ediyor. Oysa bu, hemen hemen her zaman, çözümden ziyade aslında halının altına süpürmek ve üzerini örtmek anlamına geliyor. Çünkü gerçek sebeplere bakmak, onlara çözüm üretmek çok daha zahmetli, pahalı ve siyasi sorumluluk gerektiriyor. Bir şeyi yasaklamak ise çok daha kolay. Başlık atılır, birkaç görüntü servis edilir, “gereği yapıldı” denir, konu kapatılmaya çalışılır. Ama sebepler ortadan kalkmaz. Yalnızca üzeri örtülür. Ve üzeri örtülen her toplumsal problem gibi, sorunu çözmek yerine erteler.

Türkiye’nin son günlerde yaşadığı iki ayrı okul saldırısı da zaten bize tek nedenli, tek düğmeli açıklamaların ne kadar boş olduğunu gösteriyor. 14 Nisan 2026’da Şanlıurfa Siverek’te 19 yaşındaki eski bir öğrenci bir lisede ateş açtı ve 16 kişiyi yaraladı. Ertesi gün Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir öğrenci, okulda sekiz öğrenciyle bir öğretmeni öldürdü, çok sayıda kişiyi yaraladı. Reuters’ın aktardığına göre ikinci olayda saldırganın planlama izleri, çevrim içi paylaşımları ve babasına ait silahlara erişimi soruşturmanın merkezindeydi. Yani ortada “oyun oynadı, sonra saldırdı” diye çocukça kurulabilecek kadar basit bir denklem yok. Tersine, silaha erişim, önceden birikmiş öfke, takıntı, planlama, çevrim içi kültür ve kurumların önleyemediği risk işaretleri gibi iç içe geçmiş kocaman bir tablo var.

Toplumsal olaylar neredeyse hiçbir zaman tek bir nedene indirgenemez. İndirgenmeye çalışıldığı anda ya propaganda yapılıyordur ya da düpedüz tembelliktir. Şiddet, hele çocuklar ve gençler söz konusu olduğunda, tek bir kültürel ürüne bağlanarak açıklanamaz. Devletin asli görevi de sonuçlar ortaya çıktıktan sonra sembolik yasaklar koymak değil, o sonuçları üreten şartları azaltmak ve ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Sosyoekonomik sıkışmayı, eğitime erişimdeki kalite uçurumunu, ailelerin yoksulluk ve stres altında ezilmesini, genç işsizliğini, okuldaki şiddeti, psikolojik destek eksikliğini, silaha erişim açıklarını ve kurumsal ihmali ciddiyetle ele almak zorundadır. Bunların yerine kolay hedefler seçmek, “sorunun kaynağı bende değil, dışarıda bir yerde” deme kurnazlığıdır ve özellikle son 24 senemiz, bu kurnazlıklarla dolu.

Bu arada okul saldırılarının ardından, ana muhalefet partisinin ve gelecek seçimlerde şu an için en güçlü iktidar adayı olarak görülen aktörün meseleyi yalnızca bir güvenlik başlığına indirgemesi de ayrıca ciddi bir hayal kırıklığı.

Konuyu okullara güvenlik personeli yerleştirmek ve tedbirleri artırmak seviyesinde ele almak, olsa olsa ayrı bir aymazlık parantezini hak ediyor. Çünkü bu yaklaşımın, mevcut iktidarın yıllardır ürettiği söylem ve reflekslerden kayda değer bir farkı yok. Gerçek tabloyla temas etmeyen bu dil, en iyimser yorumla, toplumsal öfkeye ve korkuya verilmiş popülist bir reaksiyon gibi duruyor. Sorunun köküne değil, yarattığı görüntüye konuşuyor.

Bilgisayar oyunları üzerine ahkam kesenlerin, aynı sertlikle başka alanlara da bakması gerekir. Çünkü bu ülkede otuz yıla yakın bir süredir mafya estetiği, racon kültürü, kabadayılık dili ve hukuku küçümseyen erkeklik anlatıları televizyon ve popüler kültür üzerinden dolaşıma sokuldu. Deli Yürek ile başlayan, Kurtlar Vadisi ile kitleselleşen ve hala daha sayısız türevle devam eden o dünya, suçu yalnızca göstermedi; ona karizma ve “anlam” yükledi. Silahı güç ve adalet dağıtma aksesuarına, hukuksuzluğu cesaret gösterisine, infazı karakter testine çevirdi.

Elbette bir dizi izleyen herkes mafya sempatizanı olmaz, bir oyun oynayan herkes saldırgan da olmaz. Mesele bu kadar düz değil. Ama kültür zaten böyle işler.

İnsanları tek bir içerikle programlamaz; uzun yıllar boyunca neye hayran olunacağını, neyin güç sayılacağını, hangi dilin meşru kabul edileceğini öğretir.

Sonra biri çıkıp şiddeti gerçek hayatta sahneye koyduğunda, toplum dönüp sadece çocuğun ekranına bakar; kendi yıllardır alkışladığı sembol dünyasına değil.

Okul içi zorbalık da bu tartışmaların merkezinde olmak zorunda. Çünkü şiddet çoğu zaman büyük olaylardan önce küçük, tekrarlayan ve görünmez baskılarla birikir. Bazı çocuklar için okul yalnızca eğitim alınan yer değil, her gün tetikte yaşanan bir alandır. OECD’nin PISA 2022 Türkiye notuna göre öğrencilerin önemli bir bölümü düzenli zorbalığa maruz kaldığını bildiriyor; ayrıca öğrencilerin yüzde 13’ü sınıfta, yüzde 20’si ise koridor, kantin ve tuvalet gibi okul alanlarında kendini güvende hissetmediğini söylüyor. Bu oranlar OECD ortalamalarının oldukça üzerinde. Alay, dışlama, fiziksel ya da psikolojik baskı, çoğu zaman “çocuk arasında olur” denerek küçümsenir. Oysa bir çocuğun dünyasında bunlar ağır bir kuşatma, sıkıșmışlık, aidiyetsizlik ve çaresizlik duygularına dönüşebilir. Aynı şey özel ihtiyacı olan çocuklar ve gençler için de geçerli. Türkiye’de çocuk ve ergen ruh sağlığı çoğunlukla birkaç etikete daraltılıyor. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, davranış problemi, sınav kaygısı. Oysa gerçek hayat böyle işlemiyor.

Travma, aile içi çatışma, sosyal dışlanma, nörogelişimsel farklılıklar, kimlik sıkışmaları, yas, öfke sorunları ve depresif belirtiler iç içe geçebiliyor. Sağlıklı bir sistem bunları erken fark eder, okulda izler, aileyi destekler, çocuğu damgalamadan korur. Bizde ise çoğu zaman mesele ya hiç görülmüyor ya da çok geç fark ediliyor. Sağlıklı bir mekanizma olmadığı için de destek mekanizmaları, sadece bilinçli ve maddi imkanı olabilenlerin eriştiği bir lüks haline geliyor. Türkiye’nin WHO profili ve Mental Health Atlas verileri, okul temelli programların varlığına işaret etse de çocuk ve ergen ruh sağlığı alanındaki hizmet ve insan kaynağı meselesinin hâlâ sistemik bir kapasite sorunu olarak önümüzde durduğunu gösteriyor. Kısacası “program var” demekle iş bitmiyor; mesele o programın çocuğa gerçekten ulaşıp ulaşmadığı.

Gençlerin sosyal imkanlarının darlığı da işin başka bir boyutu. Gerçek, erişilebilir, güvenli kamusal imkanlardan söz edemiyoruz. Spor alanı, sanat mekanı, kulüp kültürü, mahalle merkezleri, ücretsiz ya da düşük maliyetli gençlik faaliyetleri.

Türkiye’de bunlar ya sınırlı, ya eşitsiz, ya da doğrudan maddi güce bağlı. TÜİK’in gençlik verileri, 15-24 yaş grubunda işsizlik oranının yüzde 16,3 olduğunu, yine aynı yaş grubunda ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranının yüzde 22,9’a ulaştığını gösteriyor. Hayatın dışında kalma hissi yalnızca maddi imkanlarla ilgili değil, aynı zamanda zihnin de meselesidir. “Gençler neden öfkeli” diye sorup sonra o gençlere gerçek bir alan, zaman ve ufuk tanımamak ayrı bir ikiyüzlülüktür.

Devlet burada hakem değil, birincil sorumludur. Sebepleri azaltacak politikaları kurmak, kurumları işler hale getirmek, riskleri erken görmek, aileyi yalnız bırakmamak ve gençliği sadece sınav ve istihdam başlığı olarak görmeyi bırakmak zorundadır. Yasak siyaseti ise genelde bunun tam tersine yarar. Gürültü üretir, görüntü verir, belki birkaç kişiyi tatmin eder, ama düzeni değiştirmez. Ama neticede “üzerine düşeni” yapmış görünür.

O yüzden bu mesele bilgisayar oyunlarını savunmak ya da şeytanlaştırmak olmamalı. Mesele, felaketin ardından yine en kolay hedefe saldıran o konforlu cehaleti reddetmek. Şiddetle gerçekten mücadele etmek istiyorsak, sembolik düşmanlar icat etmeyi bırakıp zor sorulara dönmek ve onları cevaplamaya çalışmak zorundayız. Çocuk neden yalnızdı, neden öfkeliydi, neden görülmedi, neden okulda güvende değildi, neden aile desteklenmedi, neden psikolojik yardım lüks, neden gençlere nefes alacak, doğru rol modellerle ilişki kurabilecekleri kamusal alanlar kurulmuyor?

Toplumsal olaylar hiç bir zaman tek bir nedene indirgenemez. Devletin görevi tam da o nedenleri bulmak, ciddiye almak ve çözüm aramaktır. Kolaya kaçmak, kafasını kuma gömmek, iş yapıyormuş gibi görünmek olmamalıdır. Aksi halde, daha önce yaşadığımız her trajediden sonra olduğu gibi, bir sonraki trajedide yine aynı lafları duyar, aynı reaksiyonları ve yasakları izler, sonra da neden hiçbir şey düzelmiyor diye kendimizi avutmaya devam ederiz.