Türkiye, dijital dünyanın sınırlarını "gençleri koruma" ve "yerli üreticiyi destekleme" gibi kulağa hoş gelen ama altı her geçen gün biraz daha boşaltılan kavramlarla yeniden çizmeye hazırlanıyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) koridorlarından sızan yeni yasa taslağı, sadece sosyal medyayı değil; bu ülkenin gençliği için birer nefes borusu niteliğindeki Steam, Epic Games ve PlayStation Store gibi oyun devlerini de hedef tahtasına oturtuyor. Ancak bu hamle, buzdağının sadece görünen kısmı. Derinde; dünyadan izole, teknolojik olarak dışa bağımlı ve "milli ve yerli" adı altında aslında yaratıcılığı prangalanmış bir Türkiye hayali yatıyor.

Temsilcilik Ültimatomu: Dijital Bir Rehin Alma Operasyonu Yeni düzenleme, Türkiye’den günlük erişimi yüksek olan tüm dijital platformlara "ofis aç ya da hızını unut" restini çekiyor. Steam veya Epic Games gibi küresel devler, Türkiye’de resmi bir temsilcilik açıp "muhatap" olmazsa, onları bekleyen ceza sadece para değil; internet hızının %90 oranında daraltılması.

Bu durum, dijital dünyada "fiilen kapatma" demektir. Bir oyunun güncellenmesi için günlerce beklemeniz gereken bir internet, aslında olmayan bir internettir. Dünyanın geri kalanında bu platformlar "servis sağlayıcı" veya "dijital kütüphane" olarak görülürken, bizde "kontrol edilmesi gereken riskli alanlar" olarak kodlanıyor. Modern bir oyunun onlarca gigabayt olduğu bir çağda, bu yaptırım sadece oyuncuları değil; oyun geliştiricilerini, e-sporcuları ve bu platformlar üzerinden dünyaya açılan tüm bir ekosistemi rehin almaktır. Gençleri dünyadan kopararak koruduğunu sanmak, bir nesli sadece yerel bir hapishaneye kapatmaktır.

RTÜK ve Çevrimiçi Yayıncılık: Dünyada Benzeri Olmayan Bir "Süzgeç"

Türkiye’nin dijital dünyayı algılama biçimindeki kronik tutarsızlık, RTÜK’ün internet yayıncılığına müdahalesiyle çoktan zirve yapmıştı. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde, kullanıcının ücretini ödeyip "isteğe bağlı" izlediği Netflix, Disney+ veya Amazon Prime gibi platformlar, geleneksel televizyon kanallarıyla aynı sansür mekanizmasına tabi tutulmaz.

Bizde ise dijital platformlar, her an lisans iptali veya içerik kaldırma tehdidiyle karşı karşıya. Bu "denetleme" arzusu, aslında yeni neslin kendi seçtiği içeriği izleme özgürlüğüne yönelik bir güvensizlik beyanıdır. Dünyada eşi benzeri olmayan bu lisans zorunluluğu, küresel yatırımcıyı kaçırırken, yerli içerik üreticisini de her an kapısının çalınabileceği korkusuyla otosansüre zorluyor.

Ekranlardaki İkiyüzlülük: Buzlanan Kadeh, Açık Kalan Yara

Bu yasakçı zihniyetin en büyük çelişkisi, her gün televizyon ekranlarında karşımıza çıkan o "ahlak muhafızlığı" tiyatrosudur. Bir dizi karakterinin elindeki kadeh buzlanıyor, bir damla kan "çocuklar görmesin" diye gri bir lekeye dönüştürülüyor ya da bir sigara dalı üzerinden çiçekler fışkırtılıyor.

Peki, aynı ekranlarda sabah programlarında her gün işlenen vahşi cinayet detayları, mafya dizilerindeki "yüceltilmiş şiddet" veya reyting uğruna sömürülen aile faciaları ne olacak? Kanı buzlayarak şiddeti engellediğini sanan akıl, aslında sadece semptomları saklıyor; toplumsal çürümeyi "steril" hale getirip evlerimizin başköşesine servis ediyor.

Televizyonda her türlü yozlaşmaya göz yumanların, internette arkadaşlarıyla oyun oynayan gence "seni koruyoruz" demesi, en hafif tabiriyle samimiyetsizliktir. Şiddeti meşrulaştıran ana akım medyaya dokunmayıp, dijital mecralara kılıç çekmek, samimiyet sınavında sınıfta kalmaktır.

"0 Euro" Duvarı ve Yerli Geliştiricinin İnfaz Fermanı

Düzenlemenin belki de en yıkıcı ve stratejik hatası, "yerli üreticiyi koruma" bahanesiyle yurt dışı alışveriş limitlerinin tamamen kaldırılması oldu. Artık sınır 30 Euro değil, doğrudan 0 Euro. Yani yurt dışından aldığınız 1 dolarlık bir elektronik devre elemanı bile artık basit bir "hızlı kargo" paketi değil, devasa bir gümrük müşavirliği ve ithalat rejimi sorunu.

Bu karar, dev sanayicileri değil, bu ülkenin asıl geleceği olan bağımsız geliştiricileri, robotik meraklılarını ve prototip üreten KOBİ’leri vurdu. Bir robotik projesi üzerinde çalışan yerli bir mühendis, Türkiye’de üretilmeyen tek bir sensör veya mikroçip için haftalarca gümrük bürokrasisiyle boğuşmak ve ürünün bedelinden fazla vergi ve dosya masrafı ödemek zorunda. Küresel rakiplerinin saniyeler içinde ve maliyetine ulaştığı teknik ekipmana, Türk genci ulaşamıyorsa; burada "yerli üreticiyi korumak" değil, "yerli geliştireni aç bırakmak" vardır.

Fahiş Fiyat Kıskacı: 1.5 Dolar vs. Yerel "Fırsatçılık"

Gümrük duvarlarının bu denli yükselmesi, iç pazarda kontrolsüz bir kar hırsını da beraberinde getirdi. Yurt dışından (Aliexpress, Amazon veya Mouser gibi kanallardan) kargo dahil 1.5 - 2 dolara tedarik edilebilen basit bir teknik parça, gümrük engelini aşamayan bireysel geliştiriciye Türkiye'deki "yetkili" veya "resmi" olmayan aracılar tarafından 10-15 katı fiyatlarla satılıyor.

Bu noktada, geliştiricilerin feryadı dijital mecralarda yankılanıyor. Özellikle "kaziksepeti.com" gibi platformların ve sosyal medya hesaplarının ifşa ettiği o korkunç tablo, Türkiye'deki teknoloji ekosisteminin nasıl bir sömürü çarkına dönüştüğünü kanıtlıyor. Küresel fiyatı 100 TL olan bir geliştirme kartının, Türkiye'deki stokçularda 1.500 TL'ye listelenmesi, yerli üreticiyi korumak değil; yerli geliştiriciyi soymaktır. Prototip geliştirmek bir deneme-yanılma sürecidir; her denemede 10 katı maliyetle gümrük veya yerel stokçu duvarına toslayan bir zihniyetle "Milli Teknoloji Hamlesi" yapmak ancak bir hayalden ibarettir.

Gerekçeler ve Gerçekler: Dijital Bir Gettoya Doğru

Hükümetin sunduğu bu düzenlemeler silsilesi, aslında bir "gerekçeler ve gerçekler" çatışmasına sahne oluyor. Kağıt üzerinde "güvenli internet" vaat eden bant daraltma tehdidi, gerçekte dijital bir izolasyona ve devasa ekonomik kayıplara kapı aralıyor.

Benzer şekilde, "yerli üretimi korumak" gibi kulağa hoş gelen bir argümanla hayata geçirilen 0 Euro gümrük sınırı, yerli sanayiciyi ihya etmek bir yana; inovasyonun anahtarı olan Ar-Ge projelerini ve bağımsız girişimlerin can suyunu kurutarak teknolojik bir felce yol açıyor.

Diğer yandan, aile yapısını ve çocukları koruma şemsiyesi altında sunulan RTÜK lisans zorunluluğu ve 15 yaş sınırı gibi uygulamalar, küresel platformların pazardan çekilmesine ve gençlerin mahrem verilerinin biyometrik risklerle karşı karşıya kalmasına neden oluyor. Korumacı bir refleksle atılan her adım, kullanıcıyı devlet denetiminden kaçıp kontrolsüz VPN servislerine sığınmaya zorlarken; sansürü kurumsallaştıran bu yaklaşım, Türkiye'yi dünyadan kopuk, kendi içine hapsolmuş bir dijital gettoya dönüştürme riski taşıyor.

15 Yaş Sınırı ve Dijital Kimlik Kıskacı

Sosyal medya yaş sınırının 15’e çıkarılması ve buna eşlik edecek olan "kesin kimlik doğrulama" zorunluluğu, Türkiye’yi devasa bir dijital gözetim kulesine çevirme riskini taşıyor. Gençleri korumak adına her birimizin e-Devlet verileriyle veya biyometrik bilgileriyle platformlara giriş yapmaya zorlanması, mahremiyetin tabutuna çakılan son çividir.

15 yaş altındaki bir çocuğun oyun oynamasını veya dünyayı takip etmesini yasaklayarak onu koruyamazsınız. Sadece onu, devletin ve ailenin denetim alanından çıkarıp; hiçbir kuralın işlemediği, verilerin çalındığı karanlık VPN servislerinin ve yeraltı forumlarının kucağına itersiniz. Yasak, merakı öldürmez; sadece güvenliği yok eder. Bir nesli dünyadan izole etmek, onları korumak değil, onları yarının dünyasında rekabet edemeyecek kadar donanımsız bırakmaktır.

Sonuç: Prangalarla Yarınlara Gidilmez

Türkiye’nin oyun geliştirme dünyasındaki multi-milyon dolarlık "unicorn" başarıları, e sporcularımızın dünya şampiyonlukları ve teknofest kuşağıyla övünenlerin, aynı gençliğin kullandığı platformları kapatma noktasına gelmesi tam bir akıl tutulmasıdır.

Bir yandan "teknoloji hamlesi" derken, diğer yandan o hamleyi yapacak olan mühendisin kullanacağı sensöre "0 Euro sınırı" koymak ve onu yerel stokçuların insafına terk etmek, kendi bacağına kurşun sıkmaktır. Gençleri korumanın yolu yasaklardan, hız kısıtlamalarından veya gümrük duvarlarından geçmiyor. Gerçek çözüm; dijital okuryazarlığı bir temel hak haline getirmek, teknik parçalara erişimi kolaylaştırmak ve özgürlükçü bir denetim mekanizması kurmaktır. Televizyondaki kanı buzlayıp, gümrükte sensörü engelleyip, internette hızı keserek sadece zamanı durdurursunuz; dünyayı değil.

Türkiye, dijital geleceğini bu "yasakçı ve korumacı" refleksi terk ederek, dünyayla entegre ve özgür bir zeminde inşa etmelidir. Aksi takdirde, gençliğimize vaat ettiğimiz gelecek, sadece "erişime engellenmiş" ekranların ve "fahiş fiyatlı" boş kutuların ardında kalan bir hayalden ibaret kalacaktır.