Sabır, çağlar boyunca övülmüş bir erdemdir. Kitaplar sabrı yüceltir, dinler sabrı cennetle ödüllendirir. Peki ya sabır bazen sadece bir teslimiyet biçimiyse? Ya da daha kötüsü, hayatımızı çürütmenin, kendimizi inkâr etmenin, yanlışlara susmanın kılıfı haline gelmişse?
Gerçek şu ki, sabretmek çoğu zaman bir erdem değildir. Kendimize yaptığımız büyük bir zulümdür. “Sabrederim, sıkıntım geçer; karşımdaki düzelir, işim hallolur” diyerek sadece kendimizi kandırırız. Sabır bazen susturulan bir hakikate, ertelenen bir hayata, bastırılan bir kimliğe dönüşür. Ki hayat, bir kişiye, bir duruma hapsedemeyeceğimiz kadar kısa!
Sabretmek, durup beklemek değildir. Yolda yürürken tüm kırmızı ışıklara takılmayı beklemek gibi midir ki hayat? Hayır… Hayat, sabırla geçip gitmeyi değil, cesaretle adım atmayı ister. Bazen her şeyi yıkıp “Artık sabretmeyeceğim!” demek gerekir; çünkü bazı şeyler değişmek zorundadır.
Bizi inciten bir ilişkide, adaletsiz bir düzende, değersizleştirildiğimiz bir işte veya kendi hayatımızda yabancılaştığımız anlarda sabretmek… bu, yaşamak değil, yavaş yavaş yok olmaktır. Sabır, hareketsizliğe dönüştüğünde zehir olur.
Yani hayatımızı kocaman bir belirsizliğe kurban edemeyiz! “Sabret, düzelir” denilen kaosun kurbanı olmaya alışmamalıyız!
Sabretmemeliyiz, çünkü hak ettiğimizden azına razı olmak kader değildir. Kendi suskunluğumuza, içimizde büyüyen boşluğa alışmamalıyız!
Bir çocuk hor görüldüğü okulda sabretmemelidir. Bir işçi emeği sömürülüyorsa sabretmemelidir. Bir yazar, sözcüklerini boğan baskıya karşı sabretmemelidir. Bir insan, kendi yüreğini inkâr eden hayatlara sabretmemelidir.
Bazı duvarlar sabırla değil, çabayla yıkılır. Sabır, bazen bahane ettiğimiz bir uyuşukluktur. Değişim cesaret ister. Sabretmekse çoğu zaman o cesaretin ertelenmesidir. Biz, geleceği sabırla değil, adım atarak kurabiliriz. Acıya karşı sabretmek değil, ses çıkarmak şifadır.
Evet, sabır bir değerdir. Ama hangi bağlamda? Allah ile sohbetinde, sana daha çok şeyi hatırlatmasını beklemektir. Bir çocuğun gözlerinde mesajını sana ulaştırma anındaki heyecanındır. Gözlerini yağmura kaldırdığında bilirsin, seni duyduğunu!
Bir zulme sabretmek erdem değil, korkudur. Bir hayali ertelemek olgunluk değil, vazgeçiştir. Bir yok oluşa sabretmek bilgelik değil, kayıptır.
Bazen gitmek, bazen konuşmak, bazen isyan etmek gerekir. Bazen “Yeter!” demek, bir ömrün kırılma noktasıdır. Çünkü sabretmeyenler dünyayı değiştirir.
O yüzden sor kendine: Bugün sabrettiğin şey gerçekten beklemeye değer mi? Yoksa seni içten içe yakan kocaman bir zulüm mü?