Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) grup toplantısında gündemdeki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları, Türkiye’deki demokratik standartlar ve yargı bağımsızlığına ilişkin eleştirilerini sıralayarak, toplumun büyük bir kesiminin yargının siyasi saiklerle hareket ettiğini düşündüğünü ifade etti.
TBMM'deki grup toplantısında konuşan Hatimoğulları'nın açıklamalarından satır başları şu şekilde:
"Tarih 14 Nisan 1988. Irak'ta Kürtlere yönelik bir katliamın, Enfal'in yıl dönümü. İnsanlığın sustuğu, tarihin utançla mühürlendiği bir gün. Kürt halkını tarih sahnesinden silmeyi hedefleyen sistematik bir katliamla karşı karşıya kaldık.
On binlerce insan kimyasal silahlarla, toplu infazlarla, diri diri toprağa gömülerek katledildi; köyler mezara çevrildi. Dünya unutsa da biz bu acıyı unutmuyor, unutturmuyoruz. Öfkemiz de yasımız da adalet talebimiz de hâlâ diridir.
Türkiye, Kürt halkının acısını paylaştığını Enfal'i resmen tanıyarak gösterebilir. Bu nedenle her yıl olduğu gibi bugün de Meclis'e kanun teklifi verdik. Bu ağır bir insanlık suçudur. Hakikat mutlaka tarihsel adaletle buluşacaktır. Burada bir kez daha, bu katliamda yitirdiğimiz Kürt kardeşlerimizi, canlarımızı saygı ve minnetle anıyorum. Unutmadık, unutturmayacağız.
41 gün boyunca İran kentlerine ve Orta Doğu'nun merkezlerine uçaklardan, dronlardan ve balistik füzelerden ölüm yağdı. Bunun sonucu binlerce sivilin yaşamını yitirmesi, yıkım, yoksulluk ve derin acı oldu. Kan ve barut kokusu altında varılan iki haftalık ateşkesi bu nedenle memnuniyetle karşıladık.
Ancak hafta sonu, görüşmelerin sürdüğü İslamabad'dan çok da olumlu haberler gelmedi. ABD ve İran heyetleri, “uzlaşamadık” diyerek masadan kalktı. Nükleer taahhütler, Hürmüz Boğazı ve Lübnan cephesi başlıklarında düğümler çözülmedi, yeni bir müzakere takvimi de belirlenemedi.
İran rejimine gelince; dış müdahaleye zemin hazırlayan iç baskıyı artırma hatasında ısrar etmek yalnızca daha büyük zararlar doğurur. Nitekim ateşkesin başladığı anda kitlesel gözaltılar devreye girdi, başta Kürtler ve kadınlar olmak üzere muhaliflere yönelik idam kararları gündeme alındı. Emperyalizme ve savaşa karşı durduğunu söyleyen, ancak kendi halkına zulmeden yönetimler meşruluğunu kaybeder. Derin bir devlet tarihine sahip olan İran bunu iyi bilir, bilmelidir.
Kürtler, Farslar, Beluçlar, Azeriler, Türkmenler, kadınlar, gençler ve siyasetçiler; özgürlük, demokrasi ve eşit yurttaşlık hakkı talep ettikleri için katledilmemeli, gözaltına alınmamalıdır. Hakkında idam kararı bulunan bütün muhalifler için bu kararlar kaldırılmalı, İran'daki siyasetçiler serbest bırakılmalıdır. Ez cümle, demokratik ve adil yönetimler dış müdahalelere karşı her zaman daha güçlü olur; aksi ise er ya da geç kırılmayı beraberinde getirir.
Bizler DEM Parti olarak, ülkemizde olduğu gibi bölgede de halklar için barışı, eşit yurttaşlığı, demokrasiyi ve özgürlükleri haykırmaya devam edeceğiz. "Savaşa hayır" demeyi sürdüreceğiz.
Kapitalist sistemin işçiyi ve emekçiyi sömürmesi yetmiyormuş gibi şimdi de gözünü doğaya dikmiş durumda. Dağı, taşı, kuşu, böceği, kısacası yaşamın tamamını yok ederek dolar yeşiliyle kesesini doldurmak istiyor. Şu haritaya bakın.
Bu harita, Polen Ekoloji'nin emeğiyle ortaya çıkardığı talan tablosudur. Bu vesileyle, yaşamı ve doğayı korudukları için tutuklanan Cemil Aksu ve Cemre Nayır'ı da selamlıyorum. Polen Ekoloji'nin ortaya koyduğu veriler gerçeği bütün açıklığıyla gösteriyor: 2023 başından 2025 sonuna kadar açılan ihalelerde 2 bin 405 ruhsat sahası satışa çıkarıldı.
Bakın, yalnızca Giresun'un yüz ölçümünün yüzde 85'ine maden ruhsatı verilmiş durumda. Bir ilin tam yüzde 85'i talana açılmış. 86 milyon insanımız şunu bilsin ki Türkiye'de artık neredeyse maden tehdidinden uzak tek bir karış toprak kalmamıştır.
Tirebolu Sekü'de, Görele Karlıbel'de köylüler günlerdir nöbette. Fındık yeşertilen toprakları korumanın derdindeler. Ülkenin dört bir yanında insanlar yaşamı savunmaya devam ediyor; Giresun'da, Şırnak'ta, Muğla'da, Varto'da, Karlıova'da, dört bir yanda… Köylüler direniyor, hukuk yurttaşa "dur" diyor ama şirket ilerliyor.
Mehmet Türkmen işçi ölmesin diyor, tutuklanıyor. Esra Işık yaşam alanlarını savunuyor, tutuklanıyor. Başaran Aksu holding talanına yeter diyor, holding emrediyor, Başaran Aksu tutuklanıyor. Mehmet Türkmen'e, Esra Işık'a, Başaran Aksu'ya ve onu savunduğu için tutuklanan Doğukan Akan'a buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyorum. Sizler yalnız değilsiniz.
Dünya, Ortadoğu ve Türkiye'deki gelişmeleri değerlendirmek ve bunun ışığında yeni dönem siyasetimizi konuşmak üzere beş gün süren toplantılarımızı tamamladık. Dünyada artan ırkçı, faşist, otoriter, erkek egemen ve doğa düşmanı rejimler halkları ezim ezim eziyor. Savaş ve çatışmalar yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmıyor, Avrupa kıtası dahil birçok yere yayılıyor. Bu tabloda Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik, enerji, ekoloji ve demokrasi krizini de az önce ifade ettiğim çerçevede derinlemesine değerlendirdik. Bir yandan ülkenin bu sorunlarına çözüm üretmek, bir yandan da barış sürecini başarıya ulaştırmak için var gücümüzle çalışma kararlılığımızı bir kez daha teyit ettik.
Net olan şudur, İşsizlik, yoksulluk, aşırı pahalılık ve ücretlerin düşüklüğü yurttaşın belini kırmış durumda. Yurttaş aç, karnını doyurmak, kirasını ödemek, çocuğunu rahatça okutabilmek istiyor. Bundan daha doğal hiçbir şey yok. Milyonlarca Kürt ve dostları, bu ülkenin hak ve vicdan sahibi yurttaşları, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesini istiyor. Milyonlarca yurttaş, seçilmişlerin, Ekrem İmamoğlu'nun, Figen Yüksekdağ'ın, Selahattin Demirtaş'ın, Can Atalay'ın haksız ve hukuksuz biçimde hapiste tutulduğuna inanıyor ve serbest bırakılmalarını talep ediyor. Ülkenin tamamına yakını Türkiye'de demokrasinin kırıntısının kalmadığını söylüyor ve demokrasi istiyor. Ülkenin üçte ikisinden fazlası, yargının adil olmadığını, tamamen siyasi saiklerle karar verdiğini düşünüyor ve bağımsız yargı talep ediyor. Aleviler ise hâlâ çok güçlü bir asimilasyon politikasıyla karşı karşıya ve her yerde ötekileştiriliyor. Aleviler, inançlarının Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kenar süsü olmasını değil; inançlarının kabulünü, cemevlerinin ibadethane sayılmasını ve en önemlisi eşit yurttaşlık hakkı temelinde haklarının ve varlıklarının tanınmasını istiyor."