CHP Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Zeynel Emre, Silivri Dayanışma Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik yürütülen soruşturma ve davaya ilişkin açıklamalarda bulundu. İBB Davası’nın görüldüğü Silivri Cezaevi’nin Türkiye’nin yakın tarihinde “kumpas davalarıyla insanlara eziyet çektirilen bir yer olarak” anıldığını ifade eden Emre, savcılığın dava dosyasına ilişkin belgeleri “sürekli iktidar yandaşlarına ve destekçilerine” sızdırdığını kaydetti.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Aralık 2024’te "Cumhuriyet Halk Partili belediyeleri bir silkeleyin" açıklamasının ardından CHP'li belediyelere, Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığının açıklanmasının ardından İBB’ye ve İmamoğlu’na yönelik operasyonların başladığını vurgulayan Emre, şunları kaydetti:

"Görülmemiş bir şekilde 35 yıl öncesinden elde ettiği diplomasının iptaline yönelik yazılar yazıldı. Savcılık birden fazla kez çağrıda bulundu. 'Hadi diplomayı iptal et' baskısı ve günün sonunda da yetkili olmayan bir kurum tarafından, gözaltına alınmadan bir gün önce diploması iptal edildi. Şimdi buna kimse tesadüf olarak bakılamaz. Bu, Türkiye'deki seçme seçilme iradesine saldırıdır. Millî iradeye saldırıdır. Bu ülkede insanların kendi kaderini kendisinin belirlemesine yönelik anayasal hakkına müdahaledir. 19 Mart, şafak baskını oldu. O gün o dosya içerisinde neler söylemişlerdi? O dosya içerisinde dediler ki: 'Efendim çok delil var, 560 milyarlık soygun var, dosya delillerle dolu.' Bütün söylenenler bunlardı değil mi? Ve bir yandan da yolsuzluk dosyasıyla paralel bir şekilde terör soruşturmasından bahsettiler. Neymiş efendim? Kürt kökenli yurttaşlarımız, Cumhuriyet Halk Partisi'nin vesile olmasıyla İstanbul'da Belediye Meclisleri’nde görev almışlar. Bunu suç unsuru olarak gördünüz. Görevden uzaklaştırma uygulamaları, bu terör kisvesi altında bununla ilişkilendirilerek kent uzlaşmaları altında Esenyurt ve Şişli Belediye Başkanlarımız, bakın, görevden uzaklaştırıldı. Günün sonunda oradaki suçlamalardan aklanmasına, bir tutukluluğun tahliye olmasına, diğerine yönelik o soruşturmadan ötürü tahliye kararı verilmesine karşın, bu kez de hiç yeri olmamasına rağmen alelacele hukuki gerekçelerle ikinci bir tutuklama kararı çıkarttınız.

"Yargının yasa yapma yetkisi var mıdır?"

Dosyalara baktığımız zaman, tutuklandıktan sonra 'Eğer hakkındaki suçlamayı kabul edersen, eğer Sayın İmamoğlu'nu suçlarsan, Sayın İmamoğlu'yla birlikte görev yapanları suçlarsan serbest kalırsın; aksi hâlde tüm malı mülkün bunlara el konulur, bir de üstüne kendi aile bireyleri de tutuklanır' şeklinde baskıların geldiği görülmüştür.

Yargının yasa yapma yetkisi var mıdır? Yasa yapma yetkisi Meclis’in tekelinde, münhasıran Meclis’e verilmiş bir yetkidir. Milletin temsilcileri gider yasa yapar. Ancak bizim bu soruşturmada gördüğümüz husus şudur: Yargı burada kendine göre yasa yapmaktadır. Bakın ne demek istediğimi şöyle bir örnekle ifade etmek istiyorum. Bugün bizim kanunumuzun, Türk Ceza Kanunu'nun 254’üncü maddesi etkin pişmanlıkla ilgili hükmü düzenlemiştir. Arkadaşlarımıza, burada tutuklulara, burada itirafçı olanlara yönelik ilk suçlama rüşvet soruşturmasıdır. Halbuki Türk Ceza Kanunu 254’üncü maddesi rüşvet suçunda etkin pişmanlık hükümlerini düzenler. Bunun için şartlar, etkin pişmanlıktan yararlanmak için bir rüşvet anlaşmasının yapılması ancak henüz soruşturmada yetkili makamlarca bir işlem yapılmamış olmasıdır. Yani bir kimseyi rüşvet soruşturmasından tutuklarsanız, o kişinin artık tutuklandıktan sonra etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanması diye bir şey söz konusu olamaz. Halbuki buradaki dosyada 'ben suçsuzum' diyenlerin içeride, 'ben onlarca rüşvet suçu işledim ama bu da şu işin içindeydi, onu da gördüm, bu da suçlu' diyenlerin dışarıda olduğu, kanunun hilafına, yargının yarattığı bir düzenle karşı karşıyayız. Ve bu suçlamalar da tabii o kadar düzmece olduğu süreç içerisinde anlaşıldı ki şimdi burada ben size bazı örneklerle paylaşacağım. Mesela denildi ki: 'Duymuştum, bana öyle geliyordu, bana böyle söylemişlerdi, anlatılan buydu'. Bizim bildik anlamda tanıktan, görgüye dayalı, kendi gözleriyle gören, kulağıyla duyan bir tanıklığın bulunmadığı görüldü. Bir kamera kaydı, bir ses kaydının bulunmadığı görüldü. Ve böyle arkadaşlarımız bir yıl boyunca cezaevinde tutuldular. Buradaki itirafçıların bir kısmı mahkeme salonuna geldi. Dedi ki: 'Bana baskı yapılmıştı, ben bunu söylemedim.' Tıpkı bizim daha önce söylediklerimizi doğrular vaziyette konuştu.

"İnsanların yaşananları duymasını, bilmesini, görmesini, dinlemesini istemiyorlar"

İlave olarak, dosyadaki gizli tanık ifadesine göre, ki gizli tanık bizim hukuk sistemimizde terör dosyalarında kullanılabilir, alelade her dosyada gizli tanık kullanamazsınız. Buna karşın gizli tanık Meşe'nin ifadesine göre insanlar tutuklandı, dosya açıldı, Meşe yok. Gizli tanıklıktan vazgeçmiş. 'Bana vadettiklerinizi yerine getirmediniz' diyor ve tanıklıktan vazgeçiyor. Bakıyorsunuz 560 milyar TL'lik yolsuzluk. Nerede bu arkadaşlar? Hangi MASAK raporunda yazıyor bu? Nerede böyle bir kamu zararı oluştu? Buna ilişkin bir tespit var mı? Yok. Peki suç örgütü kavramı nasıl? Örgüt kurulmuş. Efendim şüpheliler, Ekrem İmamoğlu liderliğinde bir araya gelmişler.

Hedefleri önce ilçe belediyesini, belirtilmiş ilçe belediyesini kazanmak, sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni kazanmak ve Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmak. Bir defa sizin izlediğiniz yol ve talebiniz meşruysa ortada bir örgütten söz edemezsiniz. İnsanlar böyle hayaller de kurabilir, böyle çalışabilir de, Cumhurbaşkanlığı hayali kurup aday da olabilir. Siz bunu bir ceza yargılamasında örgütlü suçun kapsamına alamazsınız. Bakın 1 yılı geçti. Peşinen cezalandırma var. Yargılama daha yeni başladı. Çünkü bu dosyada 10'dan fazla kişi hakkındaki iddialar doğru bile kabul edilse şu anda yaptıkları süre itibarıyla bizim infaz kanunumuza göre cezasını çekmiş olacak. Yani belli sayıda insanın ceza almasıyla mahkûm olması arasında teorik olarak bir fark kalmamış oluyor. Çekilecek ceza yatılmış. Ve bakın böylesine bir yargılamada olabildiğince şeffaf olunması, televizyon ekranlarından paylaşılması gerekirken olabildiğince tecrit edilerek insanların yaşananları duymasını, bilmesini, görmesini, dinlemesini istemiyorlar. Basından milletvekillerine kadar, bir kısıtlama ve sınırlandırma, izleyicilere kadar her aileden bir kişi uygulamasına kadar. Dolayısıyla kendi yaptıklarına, yazdıklarına güvenemeyenlerin çekinceleri işte bu kara propagandayla insanların kafasını karıştırmaya devam ediyorlar. Bizim bu konudaki canlı yayın talebimizin de iki kere değişiklik önerimizin AKP ve MHP oylarıyla Meclis’te reddedildiğinin altını çizelim."

Ekrem İmamoğlu hakkındaki davaların neredeyse tamamının hakimlerinin değiştirildiğine dikkat çeken Emre, İBB Davası’nda yargılamanın sıralamasına itiraz ederek, şöyle konuştu:

"Şimdi ifadeler alınıyor, bir sıralama yapılmış. O sıralamaya göre kimisi geçen hafta dinlendi, kimisi 3 ay sonra dinlenecek. Ama bakın bizim hukukumuzda açıktır: Aynı fiilden ötürü suçlanan kimselerin aynı anda dinlenmesi lazım. Halbuki aynı olayla suçlananlar, biri bugün dinleniyorsa bir diğeri 2-3 ay sonra dinlenecek. Mahkemedeki acemilikler diz boyu. 2 yargıcın görev süresi 2 yılın altında, bir diğerinin 7 yıl. Ve hâl böyleyken de böylesine bir ağır ceza duruşmasını yönetebilecek tecrübe eksikliği görülüyor. Görülüyor ki ilk günden yoklama almadan başlayarak, dosyada vekâleti ve müdafii ilişkisi olmayan avukatın cübbesiz söz almasına kadar, salona ilişkin uygulamaların durmadan değiştirilmesine kadar bir gün şurada izleyebilirsiniz basına, bir gün şurada oturabilirsiniz. Bir başka gün milletvekilleri girer, bir başka gün giremez. Seyirciler dışarı, içeri gibi bir keyfilik söz konusu olduğunu görüyoruz. Ve dediğimiz gibi bu, Cumhuriyet Halk Partisi'ne yönelik bir baskı ve sindirme operasyonu en önemli ayak başlangıçlarından biri olduğu için şu hususun da altını çizmek isterim.

"Burada çok açık bir şekilde bir düşman hukuku uygulanıyor"

Bakın bu dosyada yargılanıyorsunuz. Duruşma salonu burada, cezaevi burada. Burada yargılanan biri neden durup dururken Afyon'a gönderilir? Balıkesir'e gönderilir, Kocaeli Kandıra'ya, İzmir'e gönderilir? Neden Tekirdağ'a gönderilir, Çorlu'ya gönderilir? Başka bir dosyada bunu göremezsiniz. Çünkü usul ekonomisine aykırıdır. Çünkü o masrafı boşu boşuna Adalet Bakanlığı yapmak istemez, haklı olarak. Ama bu dosyada daha fazla eziyet olsun, ailelere eziyet olsun, psikolojik işkence olsun diye biz bunu da gördük. Bir diğer konu, suçun cezanın şahsiliği ilkesi binlerce yıldır hukuk tarihinde olan bir ilkedir. Ama öylesine büyük bir organize kötülük var ki bir aileden birini tutukluyorsunuz. Sonra tutukladığınız kişi istediğiniz ifadeyi verirse bırakıyorsunuz. İstediğiniz ifadeyi vermezse ta dedesinden kalan tarlaya da el koyup devrediyorsunuz. Oğlunu tutukluyorsunuz, ağabeyini tutukluyorsunuz, yeğenini tutukluyorsunuz. Niye? Efendim konuş. Şimdi bakın dosyanın sanıklarından Fatih Keleş. Şu soruyu soralım burada. Bugün Fatih Keleş 'ben itirafçı oldum' dese, kendi oğlu, ağabeyi ve yeğeni ister ifade versin vermesin, hakkındaki suçlama ne olursa olsun, olduğu gibi tahliye olur mu? Olur. İşte düzen böyle bir düzen. Burada çok açık bir şekilde bir düşman hukuku uygulandığının altını çizelim. Bu görülmüş iş değildir."

"Savcı, Şahan’a tek bir soru soramadı"

Devam eden İBB Davası yarglamalarında yaşananlara dikkat çeken Emre, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın ifadelerinde hem hizmetlerini anlattıklarını hem de kumpası tüm boyutlarıyla ortaya çıkardıklarını söyledi.

Emre, sözlerine şöyle devam etti:

"Düşünün, saatler boyu, neredeyse tam bir gün Resul Emrah Şahan, Şişli Belediye Başkanımız ifade verdi. Ve bu ifadenin sonunda Cumhuriyet savcısı kendisine tek bir soru dahi soramadı. Mahkeme hâkiminin de 4 tane sorusu oldu. Yani onlarca iddiayla karşı karşıyasınız, derdinizi anlatıyorsunuz, 1 yıldır içeride yatıyorsunuz ve şehir rantına, şehrin betonlaşmasına karşı ne tip önlemler alındığını, gökdelenlerin şehri nasıl kötü bir hâle soktuğunu, deprem toplanma alanı yapılması gerektiğini ifade ettiğinde, oradaki büyük inşaat projelerinin kendisine yönelik nasıl kumpaslar kurduğunu, aleyhine ifadeler verdiğini, bu sayede atanan kayyumla birlikte de 16 kat fazla inşaat yaptığını bunların hepsini tek tek anlattı. Ve kimsenin kendisine söyleyecek, kendisini sıkıştıracak bir sorusu dahi olmadı. Aynı şekilde Murat Çalık, kendisi hakkında iddiada bulunan kişiler, baktığınız zaman çok çarpıcı. Çünkü bakın Uğur Güngör isimli bir kişi, 2010 Ağustos'ta Murat Çalık hakkında Büyükçekmece Savcılığı'nda suç duyurusunda bulunuyor. Birtakım iddialar. Büyükçekmece takipsizlik veriyor. İlgili kişi itiraz ediyor. Üst ceza 'takipsizlik kararı doğrudur' diyor. Daha sonra Yargıtay ilgili dairesine itirazdan gidiyor. Ve orada işin esası değil ama usulden Murat Çalık ifadesi alınmadı diye buraya geri gönderiliyor. 2020'deki o dosya bekletilip buradaki büyük Çağlayan adresli soruşturmayla birleştirme talepli gönderiliyor. Ve aynı ifadeler, takipsizlik verilen aynı ifadelere itibar edilerek hakkında iddianame tanzim edilebiliyor.

Şimdi tabii bu hukuk anlayışı değil. Buradan bir kez daha ifade edelim. Bugüne kadar hakkında tek bir sabıka olmayan, tek bir suçlama olmayan, bulunduğu yerde yaptığı işlerle, başarılarla anılan, bugün Beylikdüzü'yle Esenyurt arasındaki farka bakarsanız; birisi şehircilik anlayışına uygun, bilime dayalı, çağdaşlığı ön plana alarak halkın refahını, huzurunu ön plana alarak inşa edilen bir kent, arada bir köprü var. Öteki de şehir suçları mücessem hâline gelmiş, AKP'nin yönetimindeyken sürekli inşaatta rant odaklı, nüfusu 1 milyonu geçecek şekilde gelişmiş, dolaşmış bir yapı hâline gelmiş bir kent. O kenti o hâle getirenlere soruşturma açmıyorsunuz. Ama ömrünü Beylikdüzü'ne adamış, orayı güzelleştirmek için adamış Sayın Murat Çalık'ı bugün sanık sandalyesine oturtuyorsunuz. Kaldı ki kendisiyle ilgili iddiaların temeli rüşvet iddiaları. Bahsettiğiniz zaman Belediye Başkan Yardımcısı değil, kamu görevlisi değil, başkan danışmanı sıfatıyla çalışıyor."

Mahkemede tahliye olabilmek için doğru olmayan beyanlarda bulunduğunu ifade eden Murat Kapki hakkında da konuşan Emre, Kapki’nin mallarını operasyondan önce devrettiğini hatırlatarak, "’Ben suçlanacağıma ilişkin birçok bilgi geldiği için mallarımın bir kısmını güvendiğim bir arkadaşıma teslim ettim.' Bunu kim diyor? Murat Kapki diyor. Kime teslim etmiş? Mallarını orada İsmail Kaan adlı kişi. 'Para mı buna verdin?' 'Malı buna verdim' diyor. Peki bu kişiye bir soruşturma yürüyor mu? Hani uçanın kaçanın gözaltına alındığı bir ortamda bu kişiye yönelik bir soruşturma var mı? Bakıyorsunuz yok. Niye? Çünkü babasıyla Tayyip Erdoğan'ın arkadaşlığı var, yakınlığı var, tanışıklığı var. Yani o kadar yakınlar ki babasının kurduğu Kaanlar Vakfı'nı vergiden muaf tutan kararnameyi de Sayın Erdoğan imzalamış. Yine bu kişinin bir oğlu emanetçi parayı almış, diğer oğluysa AK Parti İstanbul'un yönetim kurulunda, başkan yardımcısı. Hep diyoruz ya ikili hukuk, ikili hukuk sistemi. Bakın. Dosyanın sanıklarından birine açık ifadesi: 'Ben parayı şuna verdim' diyor. 'Mallarıma tedbir konulacak, param gidecek diye kendimce önlem aldım' diyor. Bir soruşturma var mı? Tabii ki yok" ifadelerini kullandı.

"Halkın hakemliğine ihtiyaç duyuyoruz"

Son bir yılda birçok yolsuzluk iddiasının ortaya atıldığını ancak bunların hiçbirinin iddianamede yer almadığını hatırlatan Emre, sözlerine şöyle devam etti:

"Şimdi biz hâl böyleyken halkın hakemliğine ihtiyaç duyuyoruz. 'Gelin canlı yayınlayın' diyoruz, reddediyorlar. İddianameye ilişkin internet sitesi kuruyoruz, derdimizi anlatıp kapatıyorlar. Sayın İmamoğlu'nun derdini anlatmak için kullandığı hesapları kapatıyorlar.

Gelelim başka çarpıcı noktaya. Bu iddianamenin en önemli örgüt üyelerinden biri sözüm ona casus Hüseyin Gün. İmamoğlu'yla ilişkisine bakıyorsunuz; ömrü hayatında seçim kazandıktan sonra belediyede bir fotoğraf çektirmiş, tebrik etmeye gelmiş. Bir daha görmüş mü? Görmemiş. Ondan önce görmüş mü? Görmemiş. Hiç konuşmuş mu? Konuşmamış. Ama 402 sanıklı böyle bir dosyanın en önemli isimlerinden biri, örgüt yöneticisi. Nasıl oluyor bu? Dedim ya, yargının yasa yapma yetkisi mi var? Bizim kanunumuzda böyle bir örgüt tarifi mi var? Böyle bir ilişki şekli mi var? Bu da yok.

Şimdi bakın, her şey tesadüf öyle mi? Bu iddianame yayımlanmadan 5 gün önce kamuoyunda etkili bazı gazeteciler gözaltına alınıyor. 'Aman ha, bak iddianame çıkacak, aman ses çıkarmayın.' Ve bu kişilerin isimlerini de çeşitli gizli tanık ifadelerinde geçiriyorlar. Ama bir tutarlılık da yok. Bakın Sayın Dilek İmamoğlu'nun hem iki ağabeyi de ipe sapa gelmez iddialarla tutuklu. Dosyalar bomboş. Biriyle ilgili iddia, iddiayı doğrulayan hiçbir delil yok. Uyuşturucu kullandığı iddiası var. 'Hayatımda kullanmadım, saç örneği alın' diyorlar. 'Gerek yok' deniyor, tutuklanıyor. Bugün test sonuçları temiz çıktı. Peki kendisi nerede? Tutuklu hâlde. Hâlâ tutuklu.

"Farklı partilerden olsak da milletvekillerine sesleniyorum..."

Bakın aldıkları kişilerde ortak bir şey var. Yarattıkları bir 'sistem' söylemi. Özellikle birinci ve ikinci dalga operasyonlardan sonra kimi alsalar hemen peşine 'sistemden bahset', 'sistem' deyip duruyorlar. Ve bahsettikleri akış esasında bir belediyenin aleni, hani bir gizli örgüt diyorlar ya, internet sitesindeki yönetim şeması. Ve şoför duyumları. Bakıyorsunuz sürekli şoförlere yönelik operasyonlar. Acaba ağızlarından, birlikte dolaştıkları vakitler itibarıyla bir söz alabilir miyiz? Elde delil var mı? Yok.

Bunun en son örneği de kıymetli yurttaşlarımız; Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Muhittin Böcek. 2 şoförüne yönelik, yanındaki yardımcılarına yönelik gözaltı ve tutuklama. Bakın nöbetçi sulh ceza hâkimliğine sevk yazısı yanımda. Bu kişileri nerede, kimle, hangi görüntü, hangi ses kaydı, hangi tanık? Bir rüşvet verdiği, aracılık ettiği görülmüş mü, duyulmuş mu? Ne zaman ki Sayın Genel Başkanımız, Adalet Bakanı'nın mal varlığıyla ilgili bazı evrakları kamuoyuyla paylaştı; döndü dolaştı, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı'nın bir Manisa ziyareti var. Manisa savcılığı değil, Antalya savcılığı değil, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu 2 kişiyi gözaltına aldı ve tutuklattı. Bunların hukukta yeri yok. Bugün bu ülkenin seçilmişlerine sesleniyorum, farklı partilerden olsak da milletvekillerine sesleniyorum: Yargının yasa yapma hakkı mı var? Yasada yazmayan, bulunmayan, uygulaması olmayan, aksine yasanın varlığı durumunda tersini uygulayan bir hukuk düzeninden bahsediyoruz. Bu böyle sürdürülemez. Biz bugün burada yaşanan hukuksuzlukları dile getirdik ve şunu ifade ediyoruz: Bu sadece Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir problemi değildir. Sadece İmamoğlu'nun, oradaki tutuklu arkadaşların, ailelerin problemi değildir. Bu, bizzat Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasası'nda yer alan en temel haklara saldırıdır. Onun mücadelesidir, onun karşılığıdır bu. Biz arkadaşlarımızla bu dayanışmayı devam ettireceğiz."