Ulusaldan küresele bir tuvalet kağıdı meselesi

Abone Ol

Birlik ve beraberliğe fazlasıyla arz-ı hâcet eylediğimiz bu olağanüstü günlerde bir Anadolu kentinin büyükşehir belediye başkanı, belediyenin iştiraki olan süper market zincirinin deposunda gazetecilere: “Endişelenmesin hemşehrilerim, tüm şehre yetecek kadar tuvalet kâğıdı stokumuz mevcut!” Diyerek tuvalet kâğıdı paletleri önünde arz-ı endam eyledi. Bizler evlerimizde nekşflişlerimizi izleyip tarçınlı detox çaylarımızı yudumlarken yine bizler için ekmeğimizden suyumuzdan kısarak tuvalet kâğıdı stoklayan “Anadolu Kaplanı” başkana teşekkür etmeyecek miyiz?

Üzgünüm ama çok istesek de etmeyeceğiz, edemeyeceğiz. Sağlığımızı emanet ettiğimiz, sürdürülebilirliği koruyan ve tedarik zincirinin bozulmasını önleyen özetle dünyanın hâlâ yüzü suyu hürmetine döndüğü emekçilerin; ayyuka çıkmış problemlerinin müsebbibi bu zihniyet olduğu müddetçe teşekkür hakkımızı asgari şartlarda azami alın teri sarf eden insanlardan yana kullanmaya devam edeceğiz. İşsizlikle, adaletsizlikle, açlıkla ve hatta ölümle mücadele eden insanların tuvalet kâğıdından daha önemli ve temel ihtiyaçları olduğu gerçeğini anlamayan, anlamak istemeyen ya da duyarsızlığı alışkanlık edinmiş bürokrasinin bu gerçekle yüzleşmesini sağlamak için çalışıp didineceğiz. Sonra ne mi olacak? Güzel günlerin geleceği vaadi ile sorunları sümen altı etmeye alışmış bu karanlığa dünün, bugünün ve yarının hesabıyla birlikte koronanın sadece virüs, kapitalizmin ise pandemiye dönüştüğü gerçeğini hatırlatacağız. Hong Kong metrosunda duvarı süsleyen manidar yazıyı da ricacı arzuhallerimize ekleyerek sesleneceğiz: “Normale dönemeyiz çünkü eski normalimiz sorunun tam da kendisiydi.” SORUNUN KENDİSİ “Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır.” 1948’de dünyanın üzerinde mutabık kaldığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 25. Maddesinden bu cümle. Bugün ne yazık ki sağlık ve refahı için tıbbi bakım hakkına dünyanın birçok ülkesinde insanların yeterince erişebildiğini söylemek zor. Yasa yapıcılar sağlık politikalarını aktüerya standartlarından öteye götüremeyecek kararlar alırken uygulayıcı devlet mekanizmaları ise salgın durumunda dahi insanının tıbbi bakım hakkını, finansal talihin yanında konumlandırıyor. Yetersiz sağlık personeli, düzensiz sağlık hizmet ağı, eksik tıbbi ekipman, çalışanların sorunları, çalışamayanların talepleri ilk bakışta hemen gözümüze çarpıyor. Neoliberal kurumların dayattığı tasarruf tedbirlerinin uygulandığı ülkeler başta olmak üzere ulusal sağlık sistemleri tek tek başarısız sınavlar veriyor. Eşitsizlik üzerine kurulu küresel sistemde bazı ülkeler gıda zinciri dahilinde diğer ülkeleri acımasızca barış dönemlerinde de acil durum dönemlerinde de sömürmekten geri durmuyorlar. Ciddi kriz koşullarında kapitalist ülkeler dayanışmaya dair söyledikleri her şeyi çöpe atıyorlar ve “Her koyun kendi bacağından asılır.” Diyorlar. Belli ki havalimanı depolarında birbirlerinin maskelerini çalan ülkelerin terörize uluslararası ilişkileri derdimize derman olamıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün kriz süresince tüm iyi niyetli ve tutarsız beyanları da pek ümit yeşertici durmuyor. İşte sorunun tam da kendisi bu noktada başlıyor. İnsanlar faydasız sisteme karşı kendince, bencilce önlemler alıyor. Küresel salgın, bir yandan da bireycilikle ortak menfaat arasındaki çelişkinin belirginleşmesini sağlıyor. Birey, bugün her alanda ve her anlamda stok yapmayı hayatta kalmak için mantıklı buluyor. Oysa bu türden bir strateji gizli bir kıtlığa yol açıyor, toplumsal paniğe ve sosyal sermayenin kaosuna sebep oluyor. Patronlardaki ve yöneticilerdeki açgözlülük ve herkesin yüzleştiği felâketi kâr elde etmek için kullanmaksa milyonların nefretini körüklüyor. Tüm bu tespitler ışığında yeni yaşam inşası adına bazı gerçekler umut verici olabilir. Belki çelişkili gelecek ama insanların kendilerini tecrit etmeleri yeni bir kolektivite biçimini hayata geçirmeleri konusunda gerekli etkiyi sağlayabilir. Sorunun tam da çözümü işte bu noktada başlıyor. SORUNUN ÇÖZÜMÜ Artık sağlık sistemimizin işleyiş tarzını değiştirmenin vaktidir. Korona virüs krizi, ortak menfaatin özel şirketlerin kârları karşısında öncelikli kılınmasını şart koşmaktadır. Virüsün hızla yayılmasına mâni olmak ve ölü sayılarının artışını durdurmak için gerekli araçlara sahip olmak amacıyla acilen kararlı adımlar atılmalı, Global Sağlık Hizmetleri’ni ilk gündem maddesi olarak ele almalıyız. Bir an önce özel işletmelerin ve piyasanın halka hizmet noktasında asli aktör olduğunu söyleyen anlayış terk edilip, devletin toplumsal güvenlik ağı haline gelmesini savunan birtakım görüşler benimsemeliyiz. Bu da bizim sağlık gibi kamusal hizmetlerin nasıl işlediği konusunda söz söylememizi ve şu sorulara cevap vermemizi gerekli kılıyor: Krizlere hiçbir şekilde direnç geliştiremeyen, özel şirketlerin eteğine tutunmuş, şirketlerin çıkarlarını öncelikli gören bir sistemi devam ettirmek istediğimizden emin miyiz? Yoksa ortak menfaati, kamunun güvenliğini ve halka hizmeti öncelikli gören bir sisteme mi geçmek istiyoruz? Korona virüs krizi, mevcut sistemdeki çatlakları açığa çıkarttı. Şimdi bu çatlakları yeni bir modele başvurarak kapatmak zorundayız. Aksi takdirde karantinanın sağladığı bu sakinlik, devletleri ve bizleri aldatmamalı. Çünkü görebildiğimiz kadarıyla São Paulo’nun favelalarında, Paris’in banliyölerinde ve Los Angeles’ın gecekondu mahallelerinde yaşayan milyonların öfkesi gün geçtikçe harlanmakta, alevler ise artık evlerin duvarlarından evlerin içine sızıyor. Herkes, bu yangının sokakları saracağı ve devlet ile zenginlere şu sorunun sorulacağı günü bekliyor: “Tüm bunların yaşanmasına nasıl izin verdiniz?”