Bölgede ama özellikle Suriye’de önemli sarsıcı gelişmeler yaşandı. Kartların yeniden dizildiği, dengelerin beklenmedik bir şekilde yeniden dizayn edildiği bir sürece girildi. ABD’nin bölgesel politikasında ani değişimlerin nedenleri üzerine çok konuşulacak. Trump, ‘dünyaya ve bölgeye barış getireceğim’ iddiasını sürdürürken Suriye’de Kürtlere yönelik çok kapsamlı bir saldırıya neden izin verdi? ABD’nin yıllara dayanan politikasında nasıl bir değişiklik yaptı? Bunun arka planında ne var? Soruları çoğaltmak mümkün.
Temmuz 2025 tarihinde Pentagon tarafından yayınlanan hatta ABD Kongresine sunulan ve kabul edilen Güvenlik Raporunda ‘SDG’nin desteklenmesinin ABD bölgedeki stratejik çıkarları bakımından son derece önemli olduğu’ belirtiliyordu. Kongre de SDG’yi sadece IŞİD ile mücadele eden ‘geçici bir ortak’ olarak değil aynı zamanda bölgede ‘politik ittifak gücü’ olarak görülmüştü. Bu gerekçeyle 2026 yılı bütçesinde SDG’ye 130 milyon dolar ayrılmıştı.
Peki ne oldu da Trump’ın Suriye politikasında ani bir değişimi gündemine geldi. Trump’ın Pentagon, Dışişleri, Kongre ve Senato gibi stratejik kurumlarının Kuzeydoğu Suriye için belirlediği ve bir bakıma devlet politika haline getirilen resmi görüşlerini alt-üst ederek aniden ters yönde bir karar aldı.
Trump’ın bir hafta içerisinde aldığı önemli anı kararlar:
1- Trump, İran’a yönelik saldırıyı son anda iptal etti: İsrail’in ısrarına rağmen, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin İran’a yönelik bir askeri operasyona karşı çıktıkları belirtiliyor. Trump,İran göstericilerine direnin ABD hava gücü yakında yanınızda olacak. Bu açıklama İran’ın iç dinamiklerinde ciddi bir beklenti yarattı. Birkaç gün içinde bütün hazırlıklar yapıldı. Ajanslar uzakların havalandığına dair haberleri ve görüntüler verdiler. Ancak uçaklar havdayken operasyon iptal edilerek üslere dönülmesi sağlandı. Herkes, iptal kararının İsrail’in talebi üzerine verildiğini belirtti. Ancak, İsrail bunun tersini belirtiyor. Trump’ın İran’ı vurmasında ısrar ettiğini açıkladı. Senatör Graham, İsrail’e gelerek yetkililerle görüştü ve özellikle Arap dünyasının iki yüzlülüğüne vurgu yaptı. İran’a karşı operasyona açıktan karşı çıkanların Turmp üzerinden nasıl bir baskı uyguladıklarını belirtti.
2- Türkiye’nin Gazze Geçici Yönetimine dahil etti: İsrail’in Ankara’nın Gazze’deki sürece dahil edilmesine karşı çıkıyordu. Netaryahu bunu çok net olarak açıkladığı gibi Trump ile yaptığı görüşmede Ankara’nın Hamas ile olan ilişkisi nedeniyle Türkiye’nin Gazze sürecinde olmaması gerektiğini kamuoyuna açıkladıl. İsrail bu konuda çok hassas olmasına rağmen Trump, Hakan Fidan’ın oluşturulacak Uluslararası Gazze Yönetiminde yer alacağını açıkladı. Netanyahu iki gün önce Güvenlik Kabinesini topladı ve ‘Trump’ın Gazze kararının kendilerine danışmadan aldığını ve bunu kabul etmeyeceklerini’ açıkladı.
3- Suriye ordusu olarak tanıtılan dünkü İslamcı cihatçıların SDG’ye saldırmasına onay verdi: ABD’nin bütün stratejik kurumlarının görüşlerine ve uyarılarına rağmen Ankara tarafından hazırlanan ve uygulanan plana onay verdi.
ABD Senatosunun çok önemli isimlerinden biri olan GRAHAM Soruyor
Trump’a oldukça yakın olan GRAHAM yaptığı açıklamada cevabını bulmaya çalıştığı bir kısım sorular soruyor:
“Son Suriye-SDG ateşkesi anlaşması konusunda, ne ben ne de bildiğim herhangi bir senatör bu anlaşmanın detaylı bir analizini almış durumda. Umarım bu anlaşma umut dolu ve dönüştürücü unsurlarla dolu, ancak endişelerim ve sorularım var.
Bir numaralı soru: Bu ateşkes anlaşması Türkiye dışında başka bölgesel ortaklarla mı müzakere edildi?
Son dönemde Kürt topraklarına yönelik herhangi bir Türk gücünün karışımı oldu mu?
Bu anlaşma, gelecekte bu bölgede Türk askerlerinin karada konuşlandırılmasını öngörüyor mu?
Son olarak, bu anlaşma müzakere edilmeden önce İsrail ile herhangi bir temas veya koordinasyon var mıydı ve varsa ne tür bir girdi sağladılar?
Amerika'nın Suriye ile ilgili birincil ulusal güvenlik çıkarlarından biri, IŞİD'i yenmek ve IŞİD'in geri dönüşüne karşı koymak için çaba gösteren SDG ile ortaklığımız olmuştur.
Yıllardır, çoğunlukla Kürtlerden oluşan SDG ile el ele vererek IŞİD'i dizginlemeye çalışıyoruz. Suriye hükümeti ile SDG arasındaki bu son ateşkes anlaşması hakkında cevaplardan çok sorum var. SDG ile yakın bir ilişki içinde olan pek çok senatörden biriyim ve bu sorulara ve daha fazlasına en kısa sürede tam yanıtlar bekliyorum.”
Graham’ın bu açıklaması, Senatoda ve Kongrede bir çok temsilcinin sorduğu sorular. İslamcı cihatçıların eliyle Kürtlerin tasfiye edilmesine yönelik alınan radikal kararın sadece Suriye ile sınırlı olmayacağı anlaşılıyor. Öncelikli olarak İran ile ilgili gelişmelerle bir bağının olduğu söyleniyor.
Kararın Trump çevresindeki çok dar bir kadro tarafından alındığı iddiası
Graham’ın bu sorularını Kongre’de ve Senato’da hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar soruyor? Kongre’nin ve Senato’nun fiilen devre dışı bırakılmasının, alınan kararların yok hükmünde sayılmasının nedenlerine dair doyurucu cevap alınmıyor. Ankara’nın liderliğinde Heyeti Tahrir Şam Güçlerinin Kuzeydoğu Suriye’ye Özerk Yönetimine saldırmasına Tom Barrack’ın da içinde yer aldığı Trump’ın dar bir kadrosunun onay verdiği belirtiliyor. Pentagon ve Dışişlerinin sürece ilişkin hiçbir açıklama yapmaması, bütün sorumluluğun Barrack’a verilmiş olması bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir.
Saldırı için son karar Barrack’ın Ankara ziyaretinde şekillendi
HTŞ merkezli İslamcı Cihatçıların SDG’nin kontrol ettiği alanlara saldırması, Barrack’ın Ankara’ya gelip Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve özellikle Savunma Bakanı Yaşar Güler ile yaptığı görüşmede konuşulduğu ve ayrıntılı bir şekilde karara bağlandığı anlaşılıyor. Barrack, Trump’ın bu saldırıya onay verdiğini Türkiye’nin yetkililerine çok net bir şekilde bilgilendirmesinden sonra önceden hazırlığı yapılan saldırı için düğmeye basıldı.
Trump’ın Suriye kararı bölgedeki bütün Kürtlerin geleceğine dair bir risk taşıyor
Trump yönetiminin Kürtleri, bölgesel stratejinin dışına atması yönünde bir karar almışsa, bunun hem İran’da Kürtlere yönelik izlenecek politikayı doğrudan etkileyeceği ama özellikle Irak Kürdistan Bölge Yönetiminin mevcut konumunun da tehlikede olduğunu söyleyebiliriz. Barrack, Barzani ve Kobani üçlüsünün katıldığı heyetler görüşmesinden sonra hem Mesut Barzani’nin hem de Irak Kürdistan Bölge Yönetiminin yapmış olduğu açıklamalardaki itiraz tonlarının hızla düşmesi ve bir bakıma geri çekilmeleri kendilerine yapılan uyarılarla ilişkili olduğu söylenebilir. Bu nedenle Trump tarafından alınan Rojava kararının bölgedeki bütün Kürtler için ciddi bir risk oluşturduğu söylenebilir.
Bu üç ani gelişmenin merkezinde Ankara var: Peki neden Ankara’nın bu talepleri kabul gördü. Buna dair üç önemli olasılıktan bahsediliyor:
1- Ankara’nın eğer ABD’nin İran’a yönelik saldırısı net bir karara dönüşürse, Türkiye’deki NATO üslerinin kullanılmasını kabul ettiği iddia ediliyor. Türkiye’de NATO’ya ait 28 üssün bulunduğu sık sık gündeme gelir. Ancak İran’a karşı olası bir savaşta Diyarbakır/Pirinçik, Adana/İncirli, Konya, Hatay/Kisecik Radar Üssü, Malatya/Kürecik Radar Üssü ve Havaalanı, Van Havaalanı gibi üslerin kullanılacağına onay çıktığı iddia ediliyor.
2- Son birkaç yıldır NATO ile Rusya arasında Baltık Denizinde ciddi bir rekabet yaşanıyor. Bölgede olası bir savaştan bahsediliyor. En azında NATO ile Rusya arasında bir çatışmanın öncelikli olarak bu bölgede yaşanacağı belirtiliyor. ABD ile NATO ortakları arasında bir kısım sorunlar olsa dahi Baltık’ta artma eğiliminde olan rekabet ve çatışma aynı zamanda Washington’un doğrudan etkileyecek bir durum. Litvanya, Letonya, Estonya hatta İsveç ve Norveç’in askeri gücünün Rusya karşısında ciddi bir varlık gösteremeyeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Bu nedenle Rusya’ya karşı NATO askeri gücünün daha aktif bir şekilde Baltık bölgesine konuşlandırılması konuşuluyor. Bunun için NATO’nun ikinci büyük kara ordusuna sahip Türkiye’nin askeri birliklerinin NATO adına Baltık kıyılarına gönderilmesinin gündeme geldiği belirtiliyor. NATO şemsiyesi altında olması durumunda Ankara’nın buna olumlu yaklaştığı ifade ediliyor.
3- Eğer yakın gelecekte Trump’ın belirlediği plan üzerinde Rusya ile Ukrayna arasında bir anlaşma sağlanmazsa ve Rusya’nın ilerlemesi devam ederse, Rusya’ya karşı dolaylı bir NATO kara gücünün oluşturulmasına gidileceği, bu gücün de çok ağırlıklı olarak Türkiye’nin askeri birliklerinden sağlanacağı belirtiliyor. Rusya’nın bu durumu bildiği ve bu nedenle son aylarda Türkiye’ye İHA/SİHA’lar göndererek ya da Karadeniz’de Türk bayraklı gemileri vurarak Ankara’ya dolaylı olarak uyarıyor.
Suriye’de Kürtlerin Durumu Nasıl Olacak
Birkaç gün önceye kadar Suriye’de politik ve askeri dengeleri belirleyen SDG olduğuna dair herkes hem fikirdi. Ancak bu süreç aniden değişti ve Kürtlerin merkezinde olduğu Kuzey Doğu Suriye’de oluşturulan 13 yıllık Özerk Yönetim fiilen dağıldı. Bundan sonra SDG’den çok PYD/YPG tanımlanması daha objektif olacaktır.
Gelinen aşamada Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetiminden bahsetmek pek olanaklı değil. Gelinen aşamada Haseki, Kamışlı ve Kobani’yi kapsayacak sınırlı bir özerklikten bahsedilebilinir. Bu özerk bölgenin askeri bir gücünün olup olmayacağı da tamamen Şam’daki görüşmelere bağlı olmasına rağmen SDG’nin elinin nispeten zayıfladığı açıktır. Bundan sonra masada kendi şartlarını dayatması pek olanaklı görünmüyor olsa da bazı noktalarda ısrarcı olunacaktır. Uluslararası güçlerin bu noktada nasıl bir karar aldıkları ve Şam ile nasıl bir uzlaşıya vardıkları hususunda henüz bir bilgi yok. Bu nedenle El Şara’nın Mazlum Kobani’ye sunduğu ve kamuoyuna yansıyan önerilerin nasıl somutlaşacağı bilinmiyor.
SDG Süreci Doğru Okudu mu?
Rakka ve Deyr Zor’da SDG ile Arap Aşiretleri arasındaki ilişkilerin her zaman kırılgan ve riski olduğu, ilişkilerin daha çok ABD üzerinden devam ettiği biliniyordu. Serikaniye, Minbiç ve Afrin’de Arap Aşiretlerinin ama özellikle SDG içerisindeki Arap askeri güçlerinin aniden saf değiştirdiklerine dair çok sayıda örnek var. Bu süreçte ne gibi dersler çıkartıldı ve önlemler alındı. Bunlar soru işareti olarak orta yerde duruyor.
SDG’nin askeri donanımının oldukça ileri düzeyde olduğu sıklıkla dile getiriliyordu. 100 bin kişilik bir ordudan bahsediliyordu. Bunların ağır silahlarla donatıldığı belirtiliyordu. Uluslararası Koalisyonun ama özellikle ABD’nin Kuzeydoğu Suriye’ye yüzlerce TIR silah götürdüğüne dair sürekli videolar yayınlanıyordu. Ancak son birkaç gündür ortaya çıktı ki, ABD, Askeri üslere sevk ettiği ağır silahları SDG’ye vermiyormuş. Bu silahlar IŞİD’e karşı yapılan operasyonlarda kullanılıp sonra tekrardan ABD üslerine teslim ediliyormuş. SDG’ye ise zırhlı araç olarak verilen devriyelerde kullanılan araçlar olduğu, tank, top, füze gibi silahların verilmediği yeni ortaya çıktı. Birkaç günlük çatışmada görüldüğü gibi SDG’nin elinde ABD’ye ait Tank-Top gibi silahlar yok. Bu durum ise sahada önemli bir dezavantaj oluşturduğu ortaya çıktı. İşin ilginç yanı ise SDG Yönetimi zaten bu durumu biliyor ama kamuoyu ve özellikle Suriye’deki Kürt toplumu bunu bilmiyor. SDG’nin elinde Esad rejimi yıkıldıktan sonra Haseki bölgesinde kalan bazı ağır silahların olduğu, eğer Haseki ve Kamışlı bölgesine saldırı olduğundan savunmak için kullanılacağı belirtiliyor.
SDG ile özellikle ABD ve Fransa arasında yapılan görüşmelerde nelerin konuşulduğu, bu güçlerin SDG’ye ne gibi öneriler sunduğuna dair somut bir bilgi yok. Sadece tahmini bilgilerden bahsedebiliyoruz. SDG-HTŞ arasındaki görüşmelerde uluslararası güçlerin SDG’ye uzlaşmak için ne gibi öneriler sunmuştur. SDG’nin bunlara karşı cevabı ne olmuştur. El Şara ile yapılan görüşmelerde ortaya konular öneriler üzerinde neden bir uzlaşma sağlanamadı? Bu tür sorulara cevap verilip verilmemesi mevcut durumu etkilemeyecektir. Ancak geleceği dair doğru kararların alınması bakımından önemlidir. Örneğin, bu süreçte ABD dışında hangi ülke ile iletişime geçildi? SDG’nin DeyrZor’e ve Rakka’dan çok daha önceden çıkması gündeme geldi mi? Ya da SDG böyle bir öneriyi ortaya attı mı? Ya da DeyrZor’e ve Rakka’ya karşılık Afrin pazarlığı masaya getirildi mi?
Bundan sonra nasıl hareket edilmelidir?
Öncelikli olarak şunu belirtmek gerekiyor: SDG, zor koşullarda ve oldukça dezavantajlı bir şekilde masaya oturuyor. Ancak bu zorlu koşullara rağmen yenilgi duygusuyla değil yeni bir dengeyi hazırlayacak şekilde talepleri müzakere etmesi gerekiyor. Bunun için yeni dönemde Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı bölgeleri kapsayacak Özerk bir yönetimin kurulması sağlanmasından ısrar edilmesi ve uluslararası güçlerle de bu konuyu ciddi olarak müzakere etmesi gerekir.
Suriye’nin uzun süreli yeni bir çatışmayı kaldırması zor görünüyor. IŞİD başta olmak üzere Radikal İslamcı Örgütlerin Suriye’de yeniden ve hızla bir güç olmasının olanakları oluştu. Bunların İsrail ile çatışma olasılığı da küçümsenmemelidir. Bir bakıma 2011 yılına dönüş oldu. Fark bu cihatçı grupların Şam’da iktidar olarak daha etkin olmalarıdır. Kürtler kendi konumlarını korumayı başarırlarsa önümüzdeki süreci yeniden ve daha güçlü bir şekilde örgütleyebilirler. Burada hassas nokta: Zayıf olmasının ötesinde Özerk bir yapının kabul edilmesinin sağlanmasıdır. Burada temel nokta ise Kürt bölgelerinde Anadilde eğitimin garanti altına alınmasının Anayasal güvenceye alınmasından mutlaka güvence alınmalıdır.
Şunu net olarak ifade etmek gerekir: Birleşik bir Suriye, Üniter bir Suriye olmayacaktır. Gevşek ama Ademi Merkeziyetçi bir Suriye olacaktır. Şara tarafından yayınlanan Kararname dahi bu durumu teyit ediyor. Bu nedenle Kürtlerin temel hakları konusunda masada ısrarcı olmaları önemlidir.
Ankara’da belirlenen planın başarılı bir şekilde uygulandığı düşünülse de, Özerk statülü bir Kürt bölgesinin Suriye’de kabul görmesi, yakın bir gelecekte Türkiye’nin karşısına önemli bir sorun olarak çıkacaktır.