Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Karar TV yayınında gündeme dair gelişmeleri değerlendirerek kamuoyuna önemli mesajlar verdi. Suriye'deki Kürt nüfusuyla olan ilişkiyi tarihsel bir perspektifle ele alan Özel, sınırların kardeşliğe engel teşkil etmediğini vurguladı. Suriye’de yaşanan gelişmelere ile ilgili görüşlerini paylaşan Özel, iktidar medyasının ve sosyal medya trollerinin kullandığı dili eleştirdi.

CHP lideri Özel, Karar TV yayınında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Özel, şunları söyledi:

"Başta Twitter, sonra Twitter’la yarışır iktidar medyasının bazı köşe yazarları, hepsi demeyeyim ama içlerinde bir yüzde 30 var hakikaten Twitter’daki trollden daha berbat bir dil kullananlar var içlerinde. Düne kadar işte sessiz sedasız veya vardır işte bizimkilerin ‘Bir bildiği vardır’ diye takip ettikleri süreçte bir anda böyle bir Kürt düşmanlığı ve ‘Vay efendim gördünüz mü şöyle oldu.’ Bir kere benim temel itirazım şuna. Suriye’de 2 milyonun üzerinde Kürt yaşıyor, işte SDG’nin içindeki rakamı 100 bin. Bunun yüzde 55 - 60’ı Arap aşiretleri. işte 40 bin, 20 bin tane YPG’nin elemanı var. Bir kere yani Suriye’de sadece YPG’liler yaşıyor diye bir bakış açıları var. Ve Suriye’deki bütün Kürtleri de terörist olarak gören ve neredeyse ‘Atom bombası atalım, bunlardan kurtulalım’ bakış açısı var iktidarın bazı kalemlerinde ve o besleme sosyal medya trollerinde. Bir kere bu o kadar incitici bir şey ki. Ya bir kere tarihsel olarak işte sınırlar nasıl oluşturuldu, Lozan Anlaşması nasıl şartlarda oldu, Sevr ne diyordu, Lozan ne diyordu.? Yani sonuçta Orta Doğu’da o günün şartlarında sınırlar çizildi ve bir kardeş bu tarafta kaldı, bir kardeş bu tarafta kaldı. Bunu görmek lazım.

Cumhuriyet döneminde bir takım göçler oldu, yer değiştirmeler oldu. Gerçekten ben söylerken, oradakiler kardeşim, kendimi Türkiye’deki bir Türk olarak Suriye’deki Türkmenlerin de akrabası olarak görüyorum, Türkiye’deki Kürtlerin akrabasıyım, Türkiye’deki Kürtlerle akrabaysam Suriye’deki Kürtlerle de akrabayım. Çünkü tarih içinde sınırların nereden çizildiğinin, kardeşliğe engel olacak bir tarafı yok. Bayramlarda birbirine, normal zamanlarda gidip gelmelerden falan. Aslında bunu en çok söylemesi gerekenler, bir anda bir nefret söylemi, bir çirkin dile büründüler. Onu dedim. Herkes söylediği söze dikkat etsin. İkincisi, ya düne kadar hani biz Ortadoğu’yu doğru okuyorduk? Türklerle Kürtlerin birlikteliği çok önemliydi. Suriye’nin üniter devlet yapısını koruması, o yapının içinde Kürtlerin, Türkmenlerin, Araplar, Dürzilerin, Alevilerin anayasal haklarının olması. Anayasal güvence altında birlikte üniter bir devlet olarak bulunmaları. Bizim onlarla ilişki içerisinde olmamız ve bir anda Türkiye ve Suriye birlikte kazanacaktı. Ne oldu şimdi?

Ben Suriye demokratik güçleri içinde Kürtlerin 30 - 35 bin olduğunu biliyorum, bunlar 100 bin sanıyormuş. 35 bin olduğunu duyunca birden sevinip ‘O zaman tepeleyelim bunları.’ Son bir Kürt’ü de tepelemeyelim. Ve oradaki demokrasi arayışı, yerel yönetimleri üzerinden demokrasi arayışı ve genel Suriye yapısı içinde temsil edilme, eşit vatandaş olma talebini niye çok görelim? 2 milyon Kürt yaşıyor orada. Benim temel yaklaşımım bu. Ben bu açılım, çözüm meselesinde gerçekten terörün bitmesi, Türkiye’ye de Suriye’ye de demokrasinin gelmesi ve bunun bir de devamında da Suriye’nin de Türkiye’nin kalkınması. Sömürülen, birileri için savaş yaptırılan, bazı uyanıkların iki tarafa da silah sattığı bir süreçten birlikte kalkınan iki ülke olması umuduyla. Yani sonuçta Şam’ın, Halep’in, Suriye’deki o kadim kentlerin yakılmasının, yıkılmasının bana ne faydası var, sana ne faydası var? Orada bir medeniyet yeniden kalkınma noktasında ayağa kalkarsa, bunun hem insanlığa faydası var hem de en çok akrabasına. Yani ‘Komşuda pişer bize de düşer’ diye atasözümüz var. Bu iki taraf için de geçerli. Komşuda felaket olursa sana da felaket gelir. Komşuda güzel bir yemek pişerse Halep’te, neden bu yemek yenmesin Türkiye’de afiyetle. Benim meseleye baktığım bu. Ben Suriye’de de terör olsun istemiyorum, Türkiye’de de terör olsun istemiyorum. Suriye’de de Türkiye’de de terör bahanesiyle toplumların üzerinde baskı olsun istemiyorum. Her iki tarafta da demokrasi olsun istiyorum, kardeşlik olsun istiyorum. Bu ezbere laflara ve sürekli şiddet çağıran dile de itiraz ediyorum.

Çözüm Süreci

Rapor yazma aşamasındalar malum. Yaz boyunca biraz da süreç uzatılarak zamana yayılarak, dinleme süreçleri bitti. Şimdi bir rapor yazılacak. Komisyon ilk başta ‘Bir takım kanun teklifleri hazırlar mı?’ falan filan deniyordu. Onun yerine bir çerçeve rapor, bütün partilerin kendi pozisyonlarını tarif ettikleri tekil raporlar oldu. Şimdi bu raporlar ortaklaştırılıyor. (MHP’li Fethi Yıldız ‘Bütün partiler uzlaştı’ dedi.) Ben o kadar iyimser değilim, ama gayretkarız o konuda. Yani şimdi Fethi Bey biraz böyle şey. Şu ana kadar bütün partilerin bir uzlaşıyla bir rapor çıkarma iradesi var. Çünkü Türkiye bundan kazanır. Şöyle söyleyeyim, öbür türlü böyle şey gibi düşünün. Herkesin bir talep tarifi var, halka tarif ediyor. Biri diyor işte terörsüz Türkiye, öbürü diyor özel yasa, öbürü diyor demokratikleşme, öbürü diyor kayyıma karşı bilmem ne. ‘Önce benimki’ deyip onun sıralamasına karar verirsek burada bir peş peşelik olacak. Bir kandırılma, geride bırakılma, aldatılma kaygısı hep olur. Onun için ben bu halkaların böyle iç içe geçirilip, peş peşe değil iç içelikle ele alınıp, kendi halkasını çekmek isteyenin hepsini birden asılması gerektiğini savunuyorum. Bir yandan özel yasa çıkarayım derken demokratikleşmeyi ihmal etmeyelim.

O yüzden raporun peş peşe ilkesiyle değil, iç içelik ilkesiyle yazılmasını biz savunduk. Bunu da savunmaya devam ediyoruz. Genel olarak da burada bir mutabakat görünüyor, ben bundan memnunum. Böyle olmalıdır. Ayrıca da şöyle olmamalıdır. ‘Senin madden, benim maddem’ değil. Rapor birlikte sahiplenilirse o açıdan önemli olabilir. Sevabıyla günahıyla birlikte bu taşınır. Cumhuriyet Halk Partisi ve AK Parti açısından at başı giden ve gelecek için iktidar için yarışan iki parti açısından riskli alanlar vardır. O yüzden de belli temkinler, belirli yaklaşımlar anlayışla karşılanmalıdır. Ama büyük bir sorunu ortadan kaldırmak da biraz cesaret işidir.

Henüz rapor yazım aşamasında olduğumuz için böyle kırmızı çizgi tarif etmek, pozitif yasama anlayışına da bir işin oluruna da aykırıdır. Çünkü herkes kırmızı çizgilerini koyar, yürüyecek yer kalmaz. O yüzden. Ama hiç şüphe yok ki, biz kendi programımızla, kurucu parti olmamızla, seçmenimizin hassasiyetleri ile, bizim bu komisyona girmemiz noktasında endişe duyanlara, ‘Olduğumuz değil, olmadığımız komisyondan korkun’ diye ortaya koyduğunuz taahhüdümüze de bağlıyız. Ama hani somut olarak ‘Şu benim kırmızı çizgim’ demem, müzakere mantığına aykırı.

İnfaz Kanunu

Şüphesiz var. Bizim İnfaz Kanunumuz, hatta Türk Ceza Kanunumuz ilk başta yapılırken iki partinin de katkı sağladığı, akademisyenlerin katkı sağladığı, önemli düzenlemelerin olduğu kanunlardı. Ama ona emek veren İzzet Özgenç hocaların, o dönemde çok sayıda akademisyenin şu anda ‘Bu bizim yaptığımız kanun değil. Her gün değişerek berbat bir noktaya geldi’ diyerek eleştirdikleri bir süreç var. Mutlaka Türkiye’nin hem Türk Ceza Kanunu’nu, hem İnfaz Kanunu’nu yeni baştan bir ele alması gerekiyor. Çünkü artık öyle hani ‘yamalı bohça’ derler ya. Yama dediğin iki tane olur, üç tane olur. Bizim Türk Ceza Kanunu, İnfaz Kanunu ve İhale Kanunu’nda yamaların arasında bohça görünüyor. 214 kere kere kanunda değişiklik yapmış. Böyle kanunun kendisi eser miktarda var, gerisi yamalardan oluşuyor.

"Rejim düşman değiştiriyor"

Bana bazen soruyorlar, ‘CHP’ye bu saldırılar ne manaya geliyor?’ diye. Ben diyorum ki ‘Rejim düşman değiştiriyor.’ Nasıl oluyor? Rejim eskiden Kürt siyaseti düşmanıydı. Şimdi onlarla barışıyor, CHP siyaseti düşmanı. Çünkü rejim düşmanlık üstüne kurgulamış kendisini. Muhabbet üzerine, dostluk üzerine, diyalog üzerine, hizmet üzerine bir kapasitesi kalmadığı için düşmanlık üzerine. O yüzden rejim ne yapsın? Eskiden kömürlü lokomotifler vardı, arkada kömür vagonu. E sen arkadan Kürt siyaset düşmanlık vagonunu bırakırsan başka bir düşmanlık vagonu lazım. Çünkü sürekli kömür atacak oraya. Düşmanlıktan, çatışmadan besleniyor.

"Gerçekten bir yolsuzlukla mücadele yapsınlar, varsa içimizde çürük elmalar, hep beraber ayıklayalım"

Biz yargının siyasi amaçlarla operasyon yapmasına, gizli tanıklarla iftiralara… Savunulacak yerde kimseyi savunmasız bırakmayız. Savunulamayacak şeye de sahip çıkıp partiyi o durumda bırakmayız. Ayrıca bir şey daha söyleyeyim. Hep arkadaşlarıma söylediğim bir şey. Bu kadar iş içinde bir kurumda hiçbir şeyin kusursuz, yanlışsız yapılması mümkün mü? 90 bin kişinin çalıştığı İBB’de, işte 26 tane belediyede. Mutlaka yolsuz, hırsız, rüşvetçi vardır. Şu an en mutlu olan onlardır biliyor musunuz? Çünkü bir bütünün içinde kayboldular, gittiler. Kayboldu gitti. Onunla uğraşan bile yok. Gerçekten bir hırsız varsa aramızda, en rahatı o. Çünkü bütün dürüst, namuslu, çalışkan adamlara sen ‘hırsız’ dersen, gerçek hırsız ‘oh’ der, ‘Ben araya karıştım’ der. Gerçekten bir yolsuzlukla mücadele yapsınlar, varsa içimizde çürük elmalar, hep beraber ayıklayalım. Ama efendim mesela ben size bir şey söyleyeyim. Ben partinin Genel Başkanı’yım. Grup Başkanvekili’ydim. Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin Iğdır Aralık’taki ilçe binasının kapısı gıcırdasa benim haberim olur. Neden? Meclis’te karşıma çıkacak, ‘Kapınız gıcırdıyor’ diye. Ben de diyeceğim ki ‘Arkadaşlar biraz önce yağladı.’ Genel merkezde, belediyelerimizde ve örgütlerimizde sivrisinek vızıltısından haberimiz olması gereken bir görevi dokuz yıl yaptım ben. Bu dokuz yılın sonunda Grup Başkanı oldum, altı ay. Üstüne 2,5 senedir de Genel Başkanım. Ben bu partide kimsenin ağzından ‘sistem’ diye bir şey duymadım.

"Geniş kitlenin dahil edilmesine yönelik çalışmalar üzerindeyiz"

Bu şartlar altında ben sandığı istemek durumundayım. Benim yükümlülüğüm sandığı istemek. Onlar da şu ana kadar olduğu gibi sandıktan kaçıyorlar. Ama millet de kimin istediğini kimin istemediğini görüyor. Bunun da bir şeyi var yani. Şöyle düşünüyorum ben, hep arkadaşlarıma da söylüyorum. 19 Mart tarihinde işte seçim gününde yapılsaydı seçime yaklaşık bin gün vardı, bin 40 galiba. Şimdi seçime kaldı 740 gün. İlk 300 gün son 300 günden zor geçer. Son üç güne ne olacak? Paldır küldür bir seçim atmosferi. Hele hele oraya kadar kaçtılarsa bundan sonra Demirel Türkiye siyasi tarihinin en uzun seçim kampanyasını yapmıştı. 500 gündü herhalde. Onun da 300 günü direkt şeydeydi, ilk 500 gün diye ilan edildi. Biz şimdiye kadar 300 günlük seçim kampanyasını yaptık, kaldı 700 gün. Ne var bunda yani? Sonuna kadar devam edeceğiz. Önemli olan kampanyayı toplumsallaştırabilmek. Tüm CHP üyelerine, Ekrem İmamoğlu’na oy veren 15,5 milyona, imza veren 25,5 milyon kitleyi bu kampanyanın bir parçası yapabilmek. Ona yönelik çalışıyoruz. Dünya siyasi tarihinin en kalabalık, en uzun, en cesur, en katılımcı, en etkileşimli kampanyasını örgütlemeye çalışıyoruz. Bir yandan kampanyayı Genel Başkan ve parti yönetimleri, örgütler nezdinde sürdürüyoruz. Bir yandan da kampanyaya geniş kitlenin dahil edilmesine yönelik çalışmalar, projeler üzerinde, daha doğrusu artık kararını verdiğimiz projelerin hayata geçirilmesi evresindeyiz.

"Adayımız Ekrem İmamoğlu. Cesareti varsa onunla yarışsın"

Ya kardeşim adayınız kim diye bir şey yok, adayımız İmamoğlu. Sen ‘Ekrem İmamoğlu adayımız değil’ dediğin anda, o ihtimali çıkardığın anda artık Recep Tayyip Erdoğan’ın sırtından rakibini hapse atmış, rakibinden korkan, rakibini yenemeyeceği için ona iftira atan kişi olma sıfatını Erdoğan’dan arındırıyorsun, onu bundan kurtarıyorsun. Erdoğan’ın sırtındaki, rakibinden korkan ve o aday olmadığı için onunla yarışmaktan korktuğu için onu hapse atan kişi olma yükünden kurtarıyorsun. Diyorsun ki ‘Ekrem Bey olmazsa o olur.’ Hatta diyorlar ki bana ‘Sen olur musun?’ Ben niye olayım? Adayımız Ekrem İmamoğlu. Cesareti varsa onunla yarışsın. Aday gösterme gününe kadar adayımız Ekrem İmamoğlu. Önce bir Tayyip Bey karşısında Ekrem İmamoğlu’nu istememenin ve buna mani olmanın siyasi bedelini bir ödesin. Bu onun hanesine bir ciro edilsin. Ondan sonra Ekrem İmamoğlu aday olmazsa ne olacak meselesi o günün konusu. O güne kadar bizim adayımız Ekrem İmamoğlu. Ve Ekrem İmamoğlu’nun olmadığı seçimin meşruiyeti yoktur. Zira seçim partilerin gösterdiği adaylar arasında olur. Sırf ben değil, partim değil, 15,5 kişi oy verip aday göstermiş birisini.

Hatta şöyle; Ekrem Bey bu sözleri söylemeden önce daha da ileri bir söz söylemiştim. Benim, bırakın partinin yetkili organlarının, Ekrem Başkan’ın bile Ekrem İmamoğlu’nun adaylığından vazgeçme hakkı yok. 15,5 milyon kişi aday göstermiş onu. Yani Ekrem Başkan ’Ben aday değilim’ diyemez şu anda. Mesela şöyle bir şey diyemez. ‘Tutuksuz yargılandığım takdirde aday olmayacağım.’ Kendi özgürlüğüyle adaylığını pazarlığa sokamaz. Çünkü artık o adaylık kendi adaylığı değil ki. Haşa böyle bir şeyi ne düşündük, ne düşünürüz. 15,5 milyon kişinin bizzat oy verdiği, 25,5 milyon kişinin de ‘Adayımı bırak sandığı getir, adayımı yanımda sandığı önümde istiyorum’ diyerek Erdoğan’a ıslak imzalı, bu binada hemen aşağıda bazen onu kamyona koyup şehir şehir de gezdiriyorum. 25,5 milyon. Ve bağımsız tarafsız kişiler tarafından da tutanak altına alındı. 25,5 milyon ıslak imza var oturduğumuz salonun altında. Bir alt katta, eksi 2’de. Ve bu şartlar altında Ekrem İmamoğlu dahil kendi adaylığından vazgeçemez. Veya bana diyorlar işte ‘Hükümetle pazarlık ettin mi, Ekrem İmamoğlu’nu aday göstermeme karşılığında?’ Böyle bir şeyin ne pazarlığı ne bilmem nesi olamaz. Ekrem İmamoğlu adaydır, mani olan siyasi bedeline katlanır. Bu millet rakibini hapse atan birisine, o mührü bir daha vermez. Ekrem Bey’in tarif ettiği de budur."