Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Genel Merkezi, 1 Ocak 2026 ile 2 Şubat 2026 tarihleri arasında Türkiye genelinde düzenlenen protesto, yürüyüş ve basın açıklamalarına yönelik kolluk müdahalelerini içeren raporunu kamuoyuyla paylaştı.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, ÖHD Genel merkez yöneticisi Mehmet Öner, Rojava’ya dönük saldırıların Kürt halkının tarihsel, siyasal ve toplumsal kazanımlarına yönelik olduğunu belirtti. Bu saldırıların yalnızca sınır ötesinde yaşanan askeri ya da diplomatik gelişmeler olarak ele alınamayacağını kaydeden Öner, “Rojava’da inşa edilen öz yönetim, kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve halkların birlikte yaşam pratikleri, Kürt halkının bütün coğrafyalardaki varlığı ve mücadelesiyle doğrudan bağlantılıdır. Türkiye’de Rojava’ya dönük saldırılara karşı gerçekleştirilen protestolar da bu nedenle münferit ya da geçici tepkiler değil, Kürt halkının tarihsel deneyimi, kolektif hafızası ve güncel siyasal gerçekliğiyle iç içe geçmiş meşru ve barışçıl itirazlardır. Kürt meselesi bağlamında Türkiye’de yaşanan süreç, Rojava’da bağımsız değildir; aksine Rojava’daki gelişmelerle eş zamanlı olarak Türkiye’de baskı politikalarının yoğunlaştığı açıkça görülmektedir” ifadelerinde bulundu.
Raporun ÖHD üyesi avukatlar tarafından sahada doğrudan gözlem, gözaltına alınan kişilerle, avukatlarıyla ve aileleriyle görüşmeler, hastane ve adliye süreçleri, basına yansıyan bilgiler ve görsel kayıtlarla elde edildiğini belirten Öner “Elde edilen veriler, ihlallerin tesadüfi ya da münferit olmadığını; yakalama anından gözaltı sürecine, sağlık muayenesinden yargılamaya kadar uzanan zincirin bütün aşamalarında sistematik bir hak ihlali pratiğinin işletildiğini ortaya koymaktadır” dedi.
Tespit edilebildiği kadarıyla ülke genelinde en az 49 ayrı kolluk saldırısı gerçekleştirildiği, en az 840 kişinin gözaltına alındığı ve en az 118 kişinin tutuklandığını açıklayan Öner, “133 kişi hakkında ise ‘adli kontrol’ uygulanmıştır. Gözaltı ve tutuklama kararlarının büyük bir kısmı herhangi bir şiddet içermeyen, tamamen barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşleri ile basın açıklamalarına katılım gerekçesiyle verilmiştir. Bu tablo, anayasa ve tarafı olunan uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış temel hakların fiilen askıya alındığını göstermektedir” diye belirtti.
ÇOCUKLARA YÖNELİK İHLALLER DİKKAT ÇEKTİ
Öner, devamla şunları kaydetti:
“-Raporda özellikle çocuklara yönelik ihlaller dikkat çekicidir. Tespit edilebildiği kadarıyla en az 99 çocuk gözaltına alınmış, en az 25 çocuk hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Çocukların yakalama sırasında darp edildiği, ters kelepçe uygulamasına maruz bırakıldığı, yetişkinlerle birlikte gözaltında tutulduğu ve çocuk adalet sisteminin temel güvencelerinin hiçe sayıldığı yönünde çok sayıda beyan rapora yansımıştır. Bu uygulamalar, çocuğun üstün yararı ilkesinin ve uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinin açık ihlalidir.
EN AZ 106 KİŞİ ŞİDDETE MARUZ KALDI
Yine verilerimize göre en az 106 kişi, yakalama anında veya gözaltı sürecinde darp, copla vurma, ters kelepçe, yerde sürükleme, tehdit ve hakarete maruz kaldığını beyan etmiştir. Bazı vakalarda boğmaya çalışma, uzun süre ayakta bekletme, psikolojik baskı ve cinsel saldırı tehdidi gibi ağır iddialar bulunmaktadır. Ayrıca sağlık muayenelerinin usulüne uygun yapılmadığı, darp ve cebir izlerinin raporlara geçirilmediği, kolluk görevlilerinin muayene sürecine fiilen müdahil olduğu yönündeki bulgular, işkence ve kötü muamelenin belgelenmesinin sistematik olarak engellendiğini göstermektedir.
VALİLİK YASAKLARI
Raporumuz, birçok ilde valilikler tarafından alınan geniş kapsamlı yasak kararlarıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının idari işlemler yoluyla fiilen askıya alındığını ortaya koymaktadır. Bu yasaklar yalnızca yürüyüş ve basın açıklamalarını değil; afiş, pankart ve bildiri dağıtımı gibi ifade biçimlerini de kapsamakta, bazı illerde il giriş-çıkışlarının dahi engellendiği görülmektedir. Bu uygulamalar, ölçülülük ilkesine aykırı olup demokratik toplum düzeniyle bağdaşmamaktadır.
‘KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI İHLAL EDİLDİ’
Rapor kapsamında belgelenen gözaltı ve tutuklama uygulamaları, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ağır ve sistematik biçimde ihlal edildiğini ortaya koymaktadır. Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılan yüzlerce kişi, herhangi bir somut suç şüphesi ortaya konulmaksızın, keyfi şekilde gözaltına alınmış; gözaltı süreleri hukuka aykırı biçimde uzatılmış, tutuklama tedbiri ise istisnai bir önlem olmaktan çıkarılarak cezalandırma aracına dönüştürülmüştür. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına yönelik bu ihlaller, yalnızca bireysel uygulamalar değil, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı gelişen toplumsal itirazın bastırılmasına dönük siyasal bir tercih olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de Kürt halkının siyasal ve toplumsal reflekslerinin kriminalize edilmesi, Rojava politikasıyla eş zamanlı yürütülen bir bastırma stratejisinin parçasıdır.
SUÇ VE CEZALARIN KANUNİLİĞİ İLKESİ İHLAL EDİLDİ
Raporda yer alan vakalar, suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin açık biçimde ihlal edildiğini göstermektedir. Barışçıl eylemlere katılım, basın açıklaması yapmak, slogan atmak ya da pankart taşımak gibi anayasal haklar, hukuki dayanağı olmayan biçimde ‘örgüt propagandası’, ‘kanuna aykırı toplantı’ ya da ‘görevli memura direnme’ suçlamalarına konu edilmiştir. Suçun unsurları oluşmadan, soyut ve geniş yorumlara dayalı isnatlarla özgürlük kısıtlayıcı tedbirlerin uygulanması, ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Bu durum, Kürt meselesi bağlamında hukukun siyasal amaçlarla araçsallaştırıldığını ve Rojava’daki gelişmelerle bağlantılı olarak Türkiye’de muhalif her sesin kriminalize edildiğini göstermektedir.”
Öner raporun devamında, tespit edilen çocuklara yönelik gözaltı, tutuklama ve kötü muamele uygulamalarının, çocuğun üstün yararı ilkesinin sistematik biçimde ihlal edildiğini ortaya koyduğunu söyledi. Çocukların, yetişkinlerle aynı koşullarda gözaltına alındığı, ters kelepçe ve fiziksel şiddete maruz bırakıldığı, tutuklama gibi en son başvurulması gereken tedbirlere konu edildiğini söyleyen Öner, “Çocuk adalet sisteminin koruyucu ve onarıcı yaklaşımı tamamen göz ardı edilmiştir” dedi.
SAVUNMA DOĞRUDAN HEDEF ALINDI
Raporda savunma mesleğinin doğrudan hedef alındığını ve avukatlara yönelik müdahalelerin sistematik bir nitelik kazandığını söyleyen Öner, bu kapsamda Avukat Musa Bender, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı gerçekleştirilen barışçıl protestolar ve dayanışma faaliyetleri bağlamında tutuklandığı, avukat Arjin Akdağ’ın ise kolluk güçleri tarafından gözaltı sürecinde fiziksel ve psikolojik muameleye maruz bırakıldığını, Avukat Celal Doğan’ın ise eylem alanında kolluk güçleri tarafından darp edilerek gözaltına alındığını belirtti. Wan’da Avukat Sinan Özaraz (Wan Baro Başkanı) başta olmak üzere çok sayıda avukatın gözaltına alındığını söyleyen Öner, Agirî ve İstanbul’da da avukatların gözaltına alındığını söyleyen Öner, savunma mesleğinin coğrafi olarak yaygın biçimde hedef alındığını söyledi.
HABER ALMA HAKKI İHLALİ
Rojava’ya ilişkin protestolarda ağır ve yaygın müdahaleler gerçekleştirildiğini belirten Öner, açıklamaların engellendiği, gazetecilerin darp edilerek gözaltına alındığı, haber takibinin fiilen suç haline getirildiği çok sayıda vaka yer aldığını söyledi. Öner, “İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken düşünce açıklamaları, sloganlar ve basın faaliyetleri kriminalize edilmiştir. Bu uygulamalar, kamuoyunun bilgi alma hakkını da doğrudan ihlal etmektedir. Rojava’ya yönelik saldırıların ve buna karşı gelişen tepkilerin görünür kılınmasının engellenmesi, Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü ihlallerinin politik arka planını açıkça ortaya koymaktadır” diye belirtti.
Raporda belgelenen tüm bu ihlallerin ortak sonucunun “siyasal faaliyette bulunma hakkı”nın fiilen ortadan kaldırılması olduğunu söyleyen Öner, “Bu eylemlerin güvenlikçi yaklaşımla bastırılması, dayanışma hakkının fiilen suç haline getirildiğini ortaya koymaktadır” diye konuştu. Raporda yer alan bulgularda, ulusların kendi kaderini tayin hakkı bağlamında da ciddi ihlaller olduğuna dikkat çeken Öner, Rojava’da Kürt halkının kendi siyasal, toplumsal ve yönetsel iradesini inşa etme çabaları hedef alınırken, Türkiye’de bu iradeyle dayanışma gösterenlerin baskı altına alınması, aynı siyasal yaklaşımın farklı coğrafyalardaki yansıması olduğunu söyledi.
BASKI İKLİMİ
Raporun son bölümünde Öner, şunları belirtti: “ÖHD Genel Merkezi olarak vurguluyoruz ki; dayanışma hakkı, kolektif haklar ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı, demokratik toplumun ve halkların eşitliğinin temel unsurlarıdır. Bu hakların bastırılması, yalnızca Kürt halkını değil, Türkiye’de birlikte yaşam ve barış umudunu da hedef almaktadır. Raporumuzda ortaya konulan ihlallerin tamamı, Türkiye’nin Rojava politikasının yarattığı baskı iklimiyle doğrudan bağlantılıdır ve bu politikalar değişmedikçe benzer ihlallerin tekrar edeceği açıktır. ÖHD olarak, halkların dayanışma hakkını ve kendi kaderlerini tayin etme iradelerini savunmaya devam edeceğiz.”
ULUSLARARASI KURUMLAR GÖREVE ÇAĞRILDI
İşkence ve kötü muamele yasağının mutlak bir yasak olduğunu belirten Öner, Kürt halkının Rojava ile kurduğu tarihsel, siyasal ve toplumsal bağların kriminalize edilemeyeceğini söyledi. Öner, şu çağrıda bulundu: “Hazırladığımız bu raporla birlikte kamuoyunu, baroları, meslek örgütlerini, insan hakları kurumlarını ve uluslararası mekanizmaları göreve çağırıyoruz. Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına yönelik yasaklamalara son verilmeli, keyfi gözaltı ve tutuklamalar derhal durdurulmalı, işkence ve kötü muamele iddiaları hakkında bağımsız ve etkili soruşturmalar yürütülmeli ve çocuklara yönelik ağır hak ihlallerinin sorumluları hesap vermelidir. ÖHD olarak, hak ihlallerini belgelemeye, mağdurların yanında olmaya ve hakikati kamuoyuna taşımaya devam edeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.”
Açıklama soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.





