Kürtler Suriye’de kaybetti mi kazandı mı?

Abone Ol

Suriye'de uluslararası güçlerin dolaylı onayı, Ankara’nın doğrudan desteğiyle İslamcı Cihatçıların Kürtlere karşı başlattığı çok kapsamlı saldırılar nedeniyle Kürtlerin askeri ve politik bütünüyle kaybettiğine dair birçok değerlendirme yapılmaya başlandı.

Öcalan'ın merkezinde olduğu Kürt Politik Hareketine yönelik yapılan eleştiriler giderek Kürtlerin bütünüyle kaybettiğine dair bir algıya dönüşmüş durumda. Birçok örgüt ve kişiden “biz biliyorduk, biz söyledik böyle olacağını' gibi argümanlarla kendilerine ne kadar haklı olduğunu Kürt Politik Hareketinin de ne kadar bir yanlışlık içinde olduğunu tekrarlıyorlar. Yapılan eleştirilerin özeti: Kürt Politik Hareketi ve Kürtler yenildi. Bunun baş sorumlusu da Öcalan’dır. Bir bakıma devletin ideolojik ve enformasyon araçlarıyla Öcalan’ın adeta şeytanlaştırılarak bütün kötülüklerin merkezi olarak gösterilmeye çalışıldığı görülüyor.

Geçmişten bu yana hem Öcalan'ın ortaya koyduğu paradigmaya hem de Kürt Politik Hareketinin izlediği politikalara karşı dostça yapılan bir kısım uyarıları ve eleştirileri bir kenara koyalım. Ortaya çıkan olumsuz atmosfer nedeniyle Kürt Politika Hareketinin ve dolayısıyla Kürtlerin kaybettiğine dair eleştirilerin objektif olmadığını, oldukça abartılı olduğunu söylemekte yarar var.

Kürt Politik Hareketi, 15 Şubat 1999 yılında Öcalan'ın uluslararası güçlerin bir konsepti ile kaçırılıp Türkiye'ye getirilmesi döneminde yaşadığı krizi daha üst boyutta yaşıyor denebilir. Öcalan'ın yakalanması döneminkinden farklı olarak bugün hem askeri hem de politik bakımdan çok ciddi sorunların yaşandığını görüyoruz. Bunların değerlendirilmesi ve gerekli derslerin çıkartılması hiç şüphesiz önemlidir.

Birkaç ay önceye kadar Suriye'de Kürt Politik Hareketinin merkezinde olduğu Kuzeydoğu Suriye Özerk yönetimine dair kimsenin ciddiye alınabilir bir eleştirisi olmadığı gibi tersine dünya çapında yeni bir yönetim modeli olarak sunuluyordu. Son birkaç aydır ortaya çıkan krize ve SDG'nin kontrol ettiği bölgelerin önemli bir kesimini kaybedilmesi nedeniyle eleştiri okları artmaya başladı. Yani dün Kuzeydoğu Suriye Özerk yönetimini muazzam bir şekilde destekleyenler, örnek model olarak sunanlar; bugün henüz taşlar yerine oturmadan, Ortadoğu’da bölgesel denklemin her an değişebilirliğini hesaplamadan, Kürtlerin bu denklem içinde kendi yol arayışlarını nasıl şekillendireceklerini görmeden ‘yenildiler’ demeye başladılar. SDG, Kuzeydoğu Suriye'de kendi askeri ve politik pozisyonu korumuş olsaydı bugün tersine Öcalan'ın öngörülerine ne kadar güçlü olduğu, Türk politik hareketinin politikaların ne kadar gerçekçi olduğu söylenecekti.

Suriye’de gelişmelere kim yön veriyor

Suriye'de ortaya çıkan denklemin doğru analiz edilmesi ve bir kısım politik sonuçlarını çıkartılması elbet ki gerekli ve zorunludur. Ancak bunun doğru bir temelde ve objektif verileri üzerine yapılması gerekiyor.

Küresel ve bölgesel rekabetin, savaşın merkezi olan Ortadoğu’daki gelişmeler doğru analiz edilmeden Suriye’deki dengelerin nasıl değiştiğini tespit edemeden soyut bir şekilde veya anlık gelişmeler içerisinde SDG’nin Suriye’de politik ve askeri olarak kaybettiği iddiasında bulunmak hem yanlış hem de Kürtlerin şuan yürüttüğü mücadelenin önemini ve yaratacağı etkiyi görmemektir. Bugün yenilgi denilen askeri ve politik hamlelerin belki haftalar içerisinde yeni bir konsepte dönüşebileceğini hesaplamadan hızla karar vermenin veya politik tespit yapmanın yanlış olacağı açıktır.

2010 yılından beri Suriye’de yaşanan bütün gelişmeler, küresel güçlerin stratejilerinin bir sonucu olduğunu bilmeyen yoktur. Bu nedenle, Kürtler dahil, Suriye’de hiçbir güç, küresel güçlerin Ortadoğu’daki ve Suriye’deki planlarını hesaplamadan ayakta kalamayacağı bilinmektedir. Bu objektif tespit, küresel güçlerin stratejilerine, politikalarına boyun eğmek anlamına gelmez. Onların mutlak hakim güç olacağı sonucu çıkmaz. Ama aynı zamanda küresel çaptaki ilişkiler ve dengeler hesaplanmadan da politika ve strateji oluşturmak da tek başına bir önem arz etmez.

Suriye’de Esad rejiminin aniden yıkılması ve Heyeti Tahrir Şam(HTŞ)’nin motosikletlerle Şam’a gelip yerleştirilmesinin nedeni, Washington-Moskova-Paris/Brüksel-Londra arasındaki ortak uzlaşı olduğu biliniyor. HTŞ’nin ‘terörist’ örgüt olmaktan çıkartılması, başına 20 milyon dolar ödül konulan Colani’nin Şam’a lider olarak getirtilmesi ve kısa bir sürede küresel merkezlerde kabul görmesinin sağlanması, belirlenen yeni stratejinin bir parçası olduğu açıktır. Bu süreçten sonra Kürtlerin denklemin dışına bırakılmaya çalışılması ve İslamcı Şara hükümetiyle yola devam edilmesi, Şara yönetiminin askeri, politik, diplomatik ve ekonomik olarak desteklenmesi öyle sıradan bir çıkış olmadığı açıktır.

Kürtler Suriye’de Yenildi mi?

Bu soruya doğru ve objektif cevap verilmesi, mevcut durumun anlaşılması bakımından önemlidir. SDG’nin kontrol ettiği bazı önemli bölgelerden çekilmesi ve İslamcı Şam Yönetiminin bu bölgelere girmesi, çatışmanın özellikle Kürtlerin yoğun olduğu alanlarda yoğunlaşması askeri bir yenilgi olarak değerlendiriliyor. ABD ve Fransa’nın gözetiminde yapılan müzakerelerde SDG’nın, Deyre Zor ve Rakka’yı Şam geçici yönetimine bırakabileceği açıklanmıştı. Bu iki bölge Afrin ve Serikaniye bölgeleri için masada bulunuyordu.
SDG’nin uluslararası güçlerin gözetiminde Fırat’ın Batısında çekilme kararı alması ve bunu uygulamaya başlamasıyla Radikal İslamcı Güçlerin ani saldırıları, SDG’nin çekilmesini olumsuz yönde etkileyen bir faktör olduğu biliniyor. Ancak SDG’nin kırmızı çizgisi Kürtlerin yoğunlukta olduğu Hasake eyaletidir. Şam hükümetine bağlı Radikal İslamcı Güçlerin Rojava’ya saldırmaları çatışmaların yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu bakımdan SDG’nin ‘askeri olarak stratejik bir yenilgi almıştır’ tespiti objektif ve gerçekçi değil. Suriye’deki veriler de durumun böyle olmadığını gösteriyor. Bu çatışma süreci devam ederse kim ne kadar etkili olur, kim askeri olarak nasıl bir sonuç alır, şimdiden kestirmek zor. Ancak Kürtlerin sanıldığı gibi kolay kaybetmeyeceği ve hatta daha etkili sonuçlar alabileceğini söylemek abartılı ve yanlış olmaz.

Bugünkü somut durum için SDG kavramının kullanılması tartışmalı bir durum. Doğrudan Kürt Güçleri olarak bir tanımlamanın yapılması mümkün. Ancak uluslararası alanda halen SDG kullanıldığı için SDG olarak devam etmek daha uygun görünüyor. Uluslararası güçlerin, oluşturmak istedikleri yeni konseptte Kürtleri askeri olarak eskisi gibi desteklemediği anlaşılıyor. Ancak, Kürtlerin Suriye’de bütünlüklü olarak tasfiye edilmesini de istemiyor. Bu nedenle Kürtlerin politik, idari ve toplumsal taleplerinin karşılanması ve askeri gücünün belirli bir düzeyde korunmasını kabul ettikleri görülüyor. Ankara ve Şam ile görüşmeler devam ediyor. Kürtlerin politik statüsünün kabul edilmeden Suriye’de iç istikrarın sağlanmasının oldukça zor olduğu biliniyor. Bu nedenle Kürtlerin Suriye’de politik statülerinin netleştirilmesi, askeri gücünün bir biçimiyle sisteme dahil edilmesi için ciddi bir diplomasi trafiği yürütülüyor. Suriye’de Kürtler olmaksızın uzun erimli bir istikrarın sağlanmasının mümkün olmadığını herkesin kabul ettiği bir realitedir. Bu bakımdan Suriye’de Kürtlerin politik ve toplumsal taleplerinin kabulü kaçınılmazdır. Hem SDG hem de Şam İslamcı Hükümeti tarafından yapılan açıklamalar, Kürtlerin taleplerinin kabul göreceğini işaret ediyor. Suriye’nin istikrarı sağlanmadan ABD’nin İran stratejisi sorunlu olacaktır. Irak’ın kararı da önem arz ediyor. ABD’nin İran hamlesi çatışmaların Irak ve Suriye’yi içine alacak şekilde genişlemesi çok daha kapsamlı sorunlara yol açacaktır. Bu nedenle Suriye’de istikrarın kısa sürede sağlanması bir zorunluluk olacaktır. Bunun yolu da Kürtlerin politik, idari ve toplumsal taleplerinin kabul edilmesi, sistemin buna göre dizayn edilmesi gerekiyor.

Uluslararası güçleri dengeleri her an değiştirebilir

ABD’de hava değişiyor. Kongre ve Senato, Suriye için ama özellikle Kürtlere ilişkin bir oturum yapacak. ABD’nin varlığını belirleyen bu iki kurumunda Cumhuriyetçilerin ve Demokratların ortaklaşa alacağı ortak karar Trump’ı çok ciddi olarak zorlayacaktır. Lindsey Graham birkaç gün önce yaptığı açıklamada: “… Bunlar zor kararlar. Ancak İran halkını ve cesur Kürtleri terk etmek, benim görüşüme göre 'Bingazi olayının bir milyon katı' büyüklüğünde bir hata olur… Amerika’yı koruma konusunda harika bir iş çıkaran Başkan Trump’ın doğru kararı vereceğine güveniyorum. Tanrı Başkan Trump’ı ve komutası altındakileri kutsasın." Bir başka açıklamasında da şunları söylüyor: “Suriye'deki kötüleşen durumu büyük bir endişeyle izliyoruz. Kürtler, Türkiye ile ittifak halindeki yeni Suriye hükümeti tarafından tehdit altında. IŞİD halifeliğini yok etmede en önemli müttefik olan Kürtleri terk etmek, Amerika'nın itibarı ve ulusal güvenlik çıkarları için bir felaket olurdu. Bu nedenle, Kürtlere karşı düşmanlık besleyen herhangi bir hükümete veya gruba ağır yaptırımlar uygulamayı amaçlayan bir yasa tasarısını bu hafta sunacağım. Kürtleri Kurtarma Yasası'nın güçlü bir iki partili destek alacağına ve etkili olabilmesi için caydırıcı güçlere sahip olması gerektiğine inanıyorum.”

Önümüzdeki hafta Washington, Suriye ve Kürtler konusunda hareketlenecek. ABD’nin Suriye ve özellikle Kürt politikasında ciddi çelişkiler var. Bunu yakın dönemde çok daha belirgin bir şekilde göreceğiz. ABD basınında Ankara Büyükelçisi ve Trump Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a karşı çok ciddi eleştirilerin devam etmesi, Barrack’ın görevinden alınmasıyla sonuçlanabilir. Aynı şekilde Brüksel, Paris, Londra, Berlin ve hatta Riyad, Bağdat gibi başkentlerde Kürtlerin politik, idari ve toplumsal taleplerinin karşılanması için Şam’a telkinlerde bulunmaya dahası baskı yapmaya başladılar. Şam’ın ve Ankara’nın bu baskılara karşı direnmesi oldukça zor görünüyor.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noël Barrot, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Almanya Devlet Bakanı Serap Güler ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’tan Ortak Açıklama

Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre ; “Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noël Barrot, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Almanya Devlet Bakanı Serap Güler ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın katıldığı bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıya ilişkin bakanlık sitesinde açıklama yapıldı. Açıklamada “taraflar arasında, Kuzeydoğu Suriye’nin birleşik, kapsayıcı ve egemen bir devlete barışçıl ve sürdürülebilir biçimde entegrasyonunu hedefleyen anlaşmaların uygulanması… Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere ortaklarımızın, DAİŞ’in yarattığı tehditlerin ele alınmasında oynadığı hayati rolü de memnuniyetle karşılıyoruz. Tüm tarafları, kalıcı bir ateşkes konusunda hızla anlaşmaya varmaya ve 18 Ocak 2026 tarihli anlaşma temelinde, Kuzeydoğu Suriye’nin, tüm vatandaşlarının haklarını etkili biçimde koruyan, birleşik ve egemen bir devlete barışçıl ve sürdürülebilir şekilde entegre edilmesini amaçlayan müzakereleri en kısa sürede yeniden başlatmaya çağırıyoruz. Bunun Suriye’de istikrarın sağlanması için en etkili yol olduğunu düşünüyoruz.

DAİŞ’le mücadeleye yönelik ortak çabaların sürdürülmesi ve bu çabalara odaklanılması gerekliliğini bir kez daha vurguluyoruz. Tüm tarafları, DAİŞ tutuklularının bulunduğu merkezlerin içinde ve çevresinde herhangi bir güvenlik boşluğundan kaçınmaya çağırıyoruz. Bu kaygıları ele almak üzere, DAİŞ’e Karşı Uluslararası Koalisyon’un en kısa sürede bir toplantıya çağrılması konusunda mutabakata vardık. Suriye’de tüm Suriyelilerin haklarını koruyan kapsayıcı bir siyasi geçiş sürecine verdiğimiz desteği yeniden teyit ediyoruz. Kuzeydoğu Suriye’nin barışçıl yollarla istikrara kavuşturulmasının, terörizmin yeniden canlanmasını önlemek ve bölgesel güvenliği sağlamak açısından merkezi bir öneme sahip olduğunu vurguluyoruz. Taraflar arasında, Kuzey Doğu Suriye’nin birleşik, kapsayıcı ve egemen bir devlete barışçıl ve sürdürülebilir biçimde entegrasyonunu hedefleyen anlaşmaların uygulanmasını, bölgesel ve uluslararası ortaklarımızla birlikte desteklemeye ve izlemeye hazır olduğumuzun altını çiziyoruz."

Burada dikkat çeken noktalar:Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere ortaklarımız” ile SDG, uluslararası güçlerin bir ortağı olduğu yeniden teyit ediliyor.

“Suriye’de tüm Suriyelilerin haklarını koruyan kapsayıcı bir siyasi geçiş sürecine” dikkat çekilerek sadece Kürtlerin değil Suriye’deki bütün halkların haklarının korunması ve Suriye’nin demokratik bir yapıda olmasına dikkat çekiliyor.

“Taraflar arasında, Kuzey Doğu Suriye’nin birleşik, kapsayıcı ve egemen bir devlete barışçıl ve sürdürülebilir biçimde entegrasyonunu hedefleyen anlaşmaların uygulanması” ile hem SDG bir taraf olarak görülüyor hem de Kuzeydoğu Suriye, Bölgesel bir alan olarak vurgulanıyor.

“DAİŞ’le mücadeleye yönelik ortak çabaların sürdürülmesi ve bu çabalara odaklanılması gerekliliğini bir kez daha vurguluyoruz.” Bu açıklamanın tek muhatabı Şam’daki HTŞ Yönetimidir. Çünkü SDG, bu görevini zaten en ileri düzeyde yerine getirmiştir.

“DAİŞ’e Karşı Uluslararası Koalisyon’un en kısa sürede bir toplantıya çağrılması konusunda mutabakata vardık.” Yakın bir gelecekte Uluslararası Koalisyon hem SDG hem de Şam hükümetinin katılacağı bir toplantı gerçekleştirecektir. Böylelikle hem SDG-Şam bir masaya oturmuş olacak hem de SDG’nin DAİŞ ile mücadele tecrübesi yeniden değerlendirilecek.

Bölgesel denklemi belirleyen dört ülkenin ortak açıklamasının muhatabı doğrudan Şam, dolaylı olarak Ankara’dır. Ortak açıklama özellikle ABD’nin Suriye politikasındaki yeniden değişme eğilimini gösteriyor.

Rojava, Kürtler arasında tarihi kopmaz bir bağ kurdu

Suriye’de Kürtlere yönelik başlatılan savaş; Kürtlerin, Türkiye, Irak, İran ve Suriye başta olmak üzere uluslararası alanda tek bir merkez gibi hareket etmelerini sağladı. Kürtlerin farklı politik eğilimlerin koşulsuz bir araya getiren, ortak irade birliğini sağlayan bir sürecin başlangıcı oldu denebilir. Irak Kürdistan Bölge Yönetiminin Rojava’yı politik olarak aktif bir şekilde sahiplenmesi, her türlü desteği vermede gösterdiği kararlılık, uluslararası alanda başlattığı diplomasi bütün Kürtler tarafından oldukça olumlu karşılandı. Kürt toplumu arasında oluşan ruhsal şekillenmenin zihinsel değişim bakımından olumlu sarsıcı etkiler yarattığı görülüyor. Kürt grupları ve partiler arasındaki ideolojik ve politik farklılıklar özellikle Kürt toplumu tarafından bir tarafa bırakıldı ve Kürtlerin geleceği veya çıkarları için ortak hareket etmenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koydular. Ortaya çıkan durum, Kürt politik güçleri arasındaki farklılıklara rağmen uzlaşmanın, birlikte hareket etmenin, Kürtlerin stratejik çıkarları için bir araya gelmenin ne kadar zorunlu ve gerekli olduğunu gösterdi. Bundan sonra Kürtlerin birleşmesine, ortak hareket etmesine karşı duran veya engelleyen kesimlerin Kürtler arası ilişkilerdeki denklemin dışına düşeceğine dair çok önemli veriler oluştu. Rojava’ya saldırı dünya çapında Kürtlerin bir araya gelmesi, belki de Kürtlerin 100 yıl uğraşıp başaramayacakları bir ortam yarattı. Bu süreci doğru okumayan Kürt politik partileri kaybeder. Her toplumda olduğu gibi Kürtler arasında farklı politik eğilimlerin olması gayet doğaldır ancak ‘ihanetçi, hain, işbirlikçi’ gibi kavramları kullananlar Kürt toplumu tarafından dışlanacaklardır.

Öcalan’ın Türkiye’de başlattığı ‘çözüm’ süreci, Suriye’de Kürtleri olumsuz mu etkiledi?

Bugünlerde en çok tartışılan konulardan biri de budur. Suriye’de Kürtlerin yaşadığı olumsuz sürecin sorumlusu Öcalan olduğu algısı çok yönlü geliştiriliyor.

Öcalan tarafından başlatılan ve Kürt politik bütünüyle destek verdiği devletin ’Terörsüz Türkiye’ Öcalan'ın ‘Barış ve Demokratik Komünal Toplum’ olarak tanımladığı başlatılan süreç nedeniyle Suriye'deki olumsuz tablonun ortaya çıktığına dair yapılan değerlendirmelerin ne objektif ne de gerçekçidir. Hatta Öcalan’ın 27 Şubat 2025 yılında başlattığı sürecin arka planında Suriye’deki kazanımların korunması olduğu birçok kez kamuoyuna yansıtıldı. Öcalan SDG’nin silah bırakması gibi hiçbir açıklaması olmadığı gibi kamuoyuna yansıyan görüşme notlarında “Suriye’de Şara yönetiminin anti demokratik İslamcı bir rejim olduğu, Esad Baas rejiminin İslamcı versiyonu olduğunu” vurguluyor. “SDG’nin Demokratik Suriye Projesine entegre olmasının doğru olacağı, saldırılar karşısında Öz Savunmalarını güçlendirmeleri gerektiğini” birçok kez vurgulamış. Öcalan’ın ‘devlete karşı olması, PKK’nin feshini sağlaması veya PKK’nin silah bırakması’ gibi nedenlerden dolayı Suriye’de Kürtlerin kaybettiğine ve bunun sorumlusu Öcalan olduğuna dair ortaya atılan iddiaları gerçekçi değil. Öcalan’ın bütün tezleri eleştiri okunusu olabilir. Öcalan söylüyor diye mutlak doğru olarak kabul edilmez. Mesele bu değil. Ancak, Suriye denkleminde yaşananlar ve Kürtlere yönelik saldırıların nedeni olarak Öcalan’ın gösterilmesi psikolojik savaş yöntemidir. Tam da böyle bir zamanda Öcalan’ın Komisyon Heyeti ile yaptığı görüşmelerin sızdırılması bir tesadüf olmayıp tamamen bilinçli bir planlamadır. Özellikle Kürt Politik Hareketi çevresinde bulunan veya böyle görünen birçok kişinin de zımnen Öcalan’ın bu sürecin bir parçası olduğuna dair açıklamalarının zamanlaması bakımından dikkat çekicidir.

DEM Parti Temsilcilerinin Suskunluğu

Burada eleştiri konusu edilmesi gerekenler DEM Parti İmralı Heyeti, DEM Parti Komisyon Temsilcileri ve Komisyon Üyesi olarak İmralı’ya giden Gülistan Koçyiğit’tir. Böyle bir zamanda kamuoyunun önüne çıkıp açıkça değerlendirme yapmaları ve psikolojik savaş yöntemine karşı, Öcalan’ın ne dediğini açıklamaları gerekirken, sessizliğe bürünmeleri ilginç geliyor. Bunlar Öcalan ile muhatap olmuş, Öcalan’ın dediğini bilen, bizim bilmediğimiz Öcalan’ın değerlendirmelerini okuyan bilgi sahibi olan insanlardır. Bu dönemde edilgen olmaları, farkında olmadan Öcalan’a yönelik haksız eleştirilere zemin hazırlıyor.

Sonuç: Özellikle Türkiye kamuoyunda oluşturulan ‘Suriye’de Kürtler kaybetti’ algısı gerçekçi değil. Kürtler, Suriye’de özellikle politik, idari ve toplumsal olarak kazanıyor. Silahlı güçlerin devlete entegre edilmesi de Birleşik Suriye gerçeğinin bir sonucudur. İlle de ayrı bir ordu olması gerekmez. Bugünkü ilişkiler ve dengeler içerisinde bunu zorlamanın bir gereği de yok. Önemli olan Kürtlerin bütün siyasal haklarının Anayasal Güvenceye alınmasıdır. Uluslararası güçlerin gözetiminde bu süreç tamamlanacaktır.

Kürtler KAYBETMEDİ, tersine Politik, İdari ve Toplumsal olarak KAZANIYOR. Sadece Kürtler değil Suriyeli bütün HALKLAR KAZANACAK