Türkiye siyasetinde sınır politikaları eleştirilirken sıkça duyduğumuz bir cümle var: “Afganistan’da, Suriye’de Türk askerinin ne işi var?”
Bu soruyu soranların önemli bir kısmı, çok da geriye gitmeye gerek kalmadan, o askerleri oralara gönderen savaş tezkerelerinde iktidarla omuz omuza hizalanmıştı. Bugün sınır güvenliği, göç, beka söylemleri üzerinden muhalefet üretenler; dün aynı politikaların kurucu ortağıydı. Bu bir unutkanlık değil, bilinçli bir seçicilik.
Aynı seçicilik Suriyeliler söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyor. Muhalefetini neredeyse bütünüyle “Suriyeliler gitsin” söylemi üzerine kuran, seçim kayıplarını vatandaşlık verilmesine bağlayan partiler; bu ülkenin ekonomik, siyasal ve sosyal çöküşünde kendi paylarını tartışma konusu yapmaktan ısrarla kaçıyor. Sağ partiler açık bir ırkçılıkla, kimi sol çevreler ise “kendi vatandaşının hakkı” söylemiyle aynı kapıya çıkıyor: Zorla gönderme, dışlama, yok sayma.
İroni şu ki; “Avrupa’ya kapıları açarız” diye parmak sallanan bir ülkede, kapılar kısa süreliğine açıldığında Avrupa’ya geçmeye çalışanların önemli bir kısmı Suriyeliler değil, onları “ülkesini savunmadı” diye eleştiren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları oldu. Siyasetin aynası tam da burasıydı ama kimse bakmak istemedi.
Öte yandan laiklik ve cumhuriyet savunusu üzerinden siyaset kuranlar… Eski IŞİD’lilerin etkili olduğu bir Suriye denkleminde Kürtlere dönük saldırılar karşısında ya sessiz kaldılar ya da “ama”lı cümlelerle geçiştirdiler. AKP’nin bu tabloyu içeride şeriat kartı ve iktidarın sürekliliği için bir fırsata çevirebileceği açıkken, bu sessizlik basit bir dış politika tercihi değil; aşılamayan bilinçli bir körlük.
Ortadoğu kaynayan bir kazan. Amerika ve İsrail ekseni dışında kalan hemen herkesin kaybettiği bir denklemde, Türkiye’deki siyaset hâlâ eski ezberlerle konuşuyor. Sınırın ötesinde Kürtlerin yalnızlaştırılmasına dair tek bir net cümle kurulamıyorken, içeride “Kardeşlik” edebiyatı ile özensiz ve çelişkili cümleler ile süreç geçiştiriliyor. Dünyanın başka yerlerindeki savaşlar ve trajediler için yüksek sesle konuşanlar, Kürtler söz konusu olduğunda ya susuyor ya da şartlı destekle yetiniyor. Bayrak krizlerini fırsata çevirip siyasetin eksenini oraya kuranlar veya orada durup süreçle yüzleşmekten kaçıranlar gerçek krizi görünmez kılıyor.
İçeride demokratikleşmeden, barıştan söz edip; Suriye’de yaşananlara ve Kürtlerin sistematik olarak yalnızlaştırılmasına eleştiri geliştiremeyen, hatta yer yer bunu destekleyen bir siyasetle karşı karşıyayız. Bu bir tutarsızlık değil, bir tercih.
Türkiye’de sağcılar, solcular, dindarlar, laikler, cumhuriyetçiler arasında, Kürtler söz konusu olduğunda siyasetlerini 180 derece çevirebilen geniş bir mutabakat var. İlke, hukuk, demokrasi, barış; hepsi Kürt meselesine gelince rafa kaldırılıyor.
O yüzden artık iki seçenek var: Ya herkes şapkasını önüne koyup durduğu yeri doğru tanımlamalı ve daha tutarlı bir siyaset yapmalı, ya da en azından dürüst olup parti programlarının, tüzüklerinin, bildirgelerinin en başına şu cümleyi yazmalılar: “Kürtler hariç.”