İzmir’de vicdanın kadrajı: Kadın yönetmenler neden hâlâ kendi alanını kuruyor?

Abone Ol

İzmir Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali bu yıl kapılarını “Vicdanın Kadrajında” temasıyla açtı. Açılış, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Daha ilk andan itibaren festivalin yalnızca bir sinema etkinliği değil, aynı zamanda bir söz söyleme alanı olduğu hissediliyordu. Çünkü “vicdan” vurgusu, sinemanın estetikten ibaret olmadığını; etik, toplumsal ve politik bir duruş taşıdığını hatırlatıyordu.

Açılış gecesinde yönetmen Dilek Çolak’a verilen emek ödülü, festivalin önemli bir yönünü açıkça ortaya koydu: Bu platform sadece yeni isimleri parlatmakla kalmıyor, yıllardır görünmez kalmış emeği de kayıt altına alıyor. Bu, aslında bir tür hafıza inşası. Sinema tarihinin eksik yazılmış sayfalarına düşülen notlar gibi.

Festivalin bu yıl öne çıkan bölümlerinden biri olan “Feminist Bakış Açısı” seçkisi ise tartışmanın merkezinde. Çünkü burada mesele sadece kadın yönetmenlerin film çekmesi değil; anlatının kendisinin nasıl kurulduğu. Kimin hikâyesi, kimin diliyle, hangi bakışla anlatılıyor? Bu sorular, festival salonlarından taşarak sinema endüstrisinin geneline uzanıyor.

Bugün kadın yönetmenlere adanmış festivaller artık “alternatif” bir alan değil, giderek merkeze yerleşen bir ihtiyaç. Ama bu durum beraberinde rahatsız edici bir soruyu da getiriyor: Neden hâlâ ayrı bir alana ihtiyaç var?

Yanıtı zor değil. Sinema dünyası hâlâ eşit bir zemin sunmuyor. Finansmana erişimden dağıtım ağlarına, eleştiriden ödül sistemlerine kadar uzanan geniş bir alanda kadınların önünde görünmez engeller duruyor. Bu yüzden bu festivaller bir tercih değil, bir zorunluluk olarak varlığını sürdürüyor.

İzmir’deki festival de tam bu noktada önemli bir işlev görüyor. Sadece filmleri göstermekle kalmıyor; paneller, atölyeler ve söyleşilerle sektörün yapısal sorunlarını görünür kılıyor. Kadın sinemacılar arasında bir dayanışma ağı kuruyor. Genç yönetmenlere alan açıyor. Ve belki de en önemlisi, izleyiciye başka bir sinemanın mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Elbette eleştiriler yok değil. Bu festivallerin “ayrıştırıcı” olduğu, kadın yönetmenleri ana akımın dışında tuttuğu sıkça dile getiriliyor. Ama burada gözden kaçan bir nokta var: Bu alanlar bir son değil, bir geçiş. Amaç, kalıcı bir ayrım yaratmak değil; eşit bir zemine ulaşana kadar denge kurmak.

“Vicdanın Kadrajında” teması tam da bu yüzden anlamlı. Çünkü mesele sadece görmek değil; nasıl gördüğümüz, neyi görmezden geldiğimiz. Kadın yönetmenler bu kadrajı yeniden kuruyor. Ve o kadraj genişledikçe, sinemanın dili de değişiyor.

İzmir’den yükselen bu ses önemli: Hikâyeyi anlatan değişirse, dünya da değişir.