Türkiye’de dijital bağımlılık üzerine kurduğumuz cümlelerin çoğu, ne yazık ki sığ bir "irade" parantezine sıkışıp kalmış durumda. Eline telefonu alan, sosyal medya akışında kaybolan veya bildirimlerin esiri olan insanı, sanki sadece biraz daha "karakterli" ya da "disiplinli" olsa bu sorunu çözebilirmiş gibi yargılıyoruz. Bu, vicdanları rahatlatan ama gerçeği fena halde ıskalayan, fazlasıyla konforlu bir açıklama. Oysa karşımızda masum bir kullanım alışkanlığı değil; insan dikkatini en küçük birimlerine kadar parçalayıp sömürmek üzere inşa edilmiş devasa, disiplinli bir düzen var.
Bugün elimizde tuttuğumuz o cam ve metal yığınları, bize hizmet eden basit araçlar olmaktan çoktan çıktı. Onlar artık küresel devlerin, bizim zamanımız ve sinir sistemimiz üzerinde yürüttüğü büyük yarışın uç terminalleri. Ekrana her dokunuşumuz, aslında özgür bir tercihin sonucu değil; önceden binlerce kez test edilmiş, psikolojik açıklarımıza göre ayarlanmış bir yönlendirme zincirinin halkasıdır. O bitmek bilmeyen sonsuz kaydırma (infinite scroll) özelliği, anlık dopamin salgılatan beğeni butonları ve algoritmik öneriler... Bunların hiçbiri tesadüfi tasarım tercihleri değil. Her biri, insan zihninin evrimsel zaaflarını veri madenciliğiyle birleştiren, ticari verim devşirmek üzere kurgulanmış birer "dikkat tuzağı."
Bu noktada dijital bağımlılığı sadece bireysel bir "telefonu bırakma" nasihatiyle ele almak, bir insanı modern bir fabrikaya karşı çıplak elle savunmaya göndermekten farksızdır. Ortada tesadüfi bir dağınıklık yok; aksine, son derece metodik, veri temelli ve nöro-psikoloji destekli bir dikkat ekonomisi var. Biz ise hâlâ bu devasa mühendislik harikasını, "çocuğun elinden tableti almak" ya da yetişkinlere "irade dersi vermek" gibi pedagojik bir sığlıkta tartışmaya devam ediyoruz.
Asıl tehlike ise şu: Bu düzen sadece boş anlarımızı işgal etmiyor, insanın düşünme ritmini kökten bozuyor. Sabır eşiğimiz düşüyor, derinleşme kabiliyetimiz eriyor ve en önemlisi; "can sıkıntısına tahammülümüz" yok oluyor. Her boşluk anında gayriihtiyari ekrana uzanan o el, artık bireysel bir refleks değil, sistemsel bir dayatmaya verilen cevaptır. Sessizlik kayboluyor, bekleme duygusu ve hatta insanın en yaratıcı olduğu o "sıkılma hakkı" bile elimizden alınıyor. Oysa zihin, tam da o uyarıcısız boşluklarda toparlanır, kendi sesini duyar ve derinleşir.
Artık bu meseleyi Türkiye’de bir ahlak dersi gibi değil, bir kamusal sağlık ve toplumsal düzen meselesi olarak konuşmak zorundayız. Çünkü dikkat, sadece bireysel bir mülkiyet değildir; toplumsal bir sermayedir. Dikkatini ve odaklanma yetisini kaybeden bir toplum, muhakeme yeteneğini de yavaş yavaş yitirir. Sürekli uyarılan, dikkati saniyeler içinde bölünen ve algoritmaların labirentinde oyalanan bireylerden sağlıklı bir kamusal hayat, derinlikli bir tartışma kültürü çıkmaz.
Mesele bir cihaz meselesi değil, bir sistem meselesidir. Ve sistemi görmezden gelip sadece kullanıcıyı suçlamak, dev bir yangının ortasında kalıp yalnızca kibriti sorgulamak kadar absürttür. Bu bakış açısı suçluluk hissini dağıtabilir belki ama çözüm üretmez. Yangını söndürmek istiyorsak, önce o kibritin hangi fabrikanın ürünü olduğunu ve bu ateşin neden sönmemek üzere tasarlandığını anlamak zorundayız.