GÜNDEM

CHP Sözcüsü Emre: Anayasa'ya uymayanların bize Anayasa hatırlatması yapması anlamsızdır

CHP Sözcüsü Zeynel Emre, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yemin töreni sırasında TBMM’de yaşanan gerginliğe ilişkin yaptığı açıklamada, anayasal hükümlere ve yüksek yargı kararlarına uymayan bir iktidarın demokrasi dersi veremeyeceğini belirtti.

Abone Ol

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Zeynel Emre, genel merkezde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Meclis’te çıkan tartışmaların sorumlusunun iktidar partisi olduğunu savunan Emre, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını tanımayan çevrelerin "Anayasa’ya sadakat" çağrılarının geçerliliği olmadığını ifade etti. Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in geçmişteki yargı görevleri ile siyasi pozisyonları arasındaki geçişlere dikkat çeken Emre, bu atamanın yargı bağımsızlığının ortadan kalktığının bizzat iktidar eliyle tescillenmesi anlamına geldiğini ileri sürdü. Emre ayrıca, kayyum atanan belediyelerdeki uygulamaları "ranta çökme operasyonu" olarak nitelendirdi.

CHP Parti Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Zeynel Emre, partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Emre’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

"Biz bir süredir CHP olarak ülkede yargı bağımsızlığının ortadan kalktığını, verilen siyasi içerikli davarlarda bizzat iktidar eliyle kararlar verildiğini ifade ediyorduk. Hukukun ve yargı bağımsızlığının bütünüyle ortadan kalkmasıyla mahkemelerin öyle yazdığı gibi 'Türk milleti adına' değil, iktidara yarayan şekilde kararlar verdiğini ifade ediyorduk. Son günlerde yaşanan kabine değişikliğiyle birlikte bizim bu iddiamız, bizim bu tezimiz bizzatihi iktidar eliyle de doğrulamış oldu. Çünkü yakın tarihimize baktığımız zaman bir defa bütün siyasi içerikli davaların aynı kişi tarafından, yani bugün Adalet Bakanı olarak atanan, daha evvelinde mahkeme başkanı, bakan yardımcısı ve başsavcı olarak görev yapan kişinin bütün bu kararları verdiğini görüyoruz. Verilen kararlarda siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler, toplumun önde gelen kanaat önderleri ne hikmetse mahkeme mahkeme gezip karar veren mahkeme başkanı, sonra bakan yardımcısı, sonra başsavcısı olarak da yürüttüğü soruşturmalarla CHP’ye yönelik onlarca belediye başkanı bürokrat, üst düzeyde görev yapan parti yetkilisi hakkında soruşturmalar açtı, davalar düzenledi. Bütün bunların karşısında ödülünü de Adalet Bakanı olarak almış oldu.

ktidar bize açıkça 'yargı benim siyasi partimin bir uzantısıdır' diyor"

Türk yargı tarihimizde, hukuk tarihimizde bir defa şöyle bir örnek göremezsiniz. Bir kişi çok yakın zaman içerisinde hakim, sonra bakan yardımcısı, sonra savcı, sonra bakan olarak tekrardan görevlendirildiği. Yani önce yargı mensubu, yürütmenin bir parçası, sonra tekrardan yargı mensubu, sonra tekrardan yürütmenin önemli bir kısmında görev yapan kişi. Burada aslında iktidar bize açıkça şunu söylüyor, diyor ki ‘Bundan sonra gizleme gereği de duymuyorum. Yargı benim siyasi partimin bir uzantısıdır. Ben kendi iktidarımı devam ettirmek için bundan sonra da bütün bu gerçekleşen operasyonlara devam edeceğim. Türkiye'de hukukun h’si kalmayacak. Bundan sonra Erdoğan ve arkadaşları iktidarda kalsın, saray rejimi devam etsin diye tüm bunlar uygulayacağım.' Bütün bu hukuksuzluklar olurken görev yapan Adalet Bakanları sürekli kameralar karşısına geçti, 'Türkiye'de yargı tarafsız ve bağımsızdır' deyip durdu. En son iş şöyle bir noktaya geldi ki kendi koltukları da gitti. Devir teslim törenine baktığımız zaman yapabileceği görevden giden Adalet Bakanı’nın, önceki dönemi de savunan kişi olarak kendi koltuğunu yükseltmek, kameralar karşısında göreve yeni atanan kişiyi insanlar karşısında küçük düşürmek.

ktidar birbirinin koltuğunda gözü olan ve sürekli saray entriklarına başvuran bir yapıya dönüştü"

Bir diğer değişiklik İçişleri Bakanlığı'nda. Orada da önceki İçişleri Bakanı’nın 'Ben özgürlüğe gidiyorum' demesi ve yine önceki İçişleri Bakanlarından birinin bir milletvekiliyle birlikte 'Gereği yapıldı' diyerek gülüşerek Yerlika’nın görevden alınmasını kutladıklarını görüyoruz. Yani bu iktidarın kendi içerisinde de birbirine düşman, birbirinin koltuğunda gözü olan ve sürekli saray entriklarına başvuran bir yapıya dönüştüğü de hepimizin göz önünde duruyor. Bizim yaşadığımız dönem sadece Türkiye’ye özgü bir dönem değil. Dünyadaki otokratların, otoriter yönetimlerin uyguladığı bir reçete var. Siyaset bilimciler onu şöyle tarif ediyor: 'Önce sorgulamadan emir uygulayacak sadık bir kadro kur. İkincisi ranta ve talana dayanan ekonomik kaynaklara yarat. Üçüncüsü bu kaynağı sadakati satın almak için kullan. Muhalefet etmenin bedelini sürekli yükselt. Önce vergi cezaları, idari yaptırımlar; daha sonra davalar, en sonunda hapishane. Bununla birlikte üniversiteleri ele geçir. Yargıyı, kolluk güçlelerini ele geçir. Kamu istihdamını kontrol et. Kimin içeri gireceğini, çıkacağını sen belirle. Medyayı ele geçir. Propaganda sansürden daha önemli. Ve her zaman hazırda bir düşman hikayesi yarat. Çünkü tehdit yoksa sen de yoksun.' Bununla birlikte yine siyaset bilimciler şunu da söylüyor: ‘Bu model öyle bir model ki kendini imha eden bir çelişki var. Çünkü sadakatle satın alınan bağlılık, kaynak azalınca buharlaşır. Her şeyden önemlisi de tarih boyunca böyle bir model hiçbir zaman sonsuza kadar sürmemiştir.'"

"Soruşturmaların davaya dönüşmesinden hemen sonrasında Adalet Bakanı olarak ödüllendirildi"

Brezilya örneğini vererek sözlerine devam eden Emre, şunları kaydetti:

"Bizdeki tabloya bakın, İstanbul Başsavcısı, cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladıktan sonra Sayın İmamoğlu ve partimizin milyonlarca üyesinin desteğiyle ve milletvekillerimizin bütün imzasıyla cumhurbaşkanı adayı gösterildikten sonra peş peşe yürüyen soruşturmalar, davalar kendisine, ailesine, mal varlığına, yakınlarına, dostların yönelik soruşturmalar ve o soruşturmaların davaya dönüşmesinden hemen sonrasında Adalet Bakanı olarak ödüllendirme. Şimdi bu iki örnek ve yaşadığımız bugüne kadarki gerçekler bütün şu tabloyu ortaya koyuyor: CHP olarak biz, bedel ödemekten korkmayız. Geçmişten bugüne çok kereler siyasi mücadelelerden geçmiş, büyük bedeller ödemiş ancak yoluna devam etmiş, bu ülkenin en köklü partisi, dünyanın en eski üçüncü partisi olarak yoluna devam etmiş bir siyasi partiyiz. Biz elbette ki ülkeyi içine düştüğü bir çıkmazdan çıkartacağız. AK Parti’ye oy veren, Cumhur İttifakı içerisinde oy veren, destekleyen kimselere ülkemizin ne büyük tehdit ve tehlike içerisinde olduğunun altını çizmek açısından bu örnekleri anlatıyoruz.

"'Anayasa’ya sadakat' sözünün iktidar açısından hiçbir geçerliliği, anlamı yoktur"

Bu atamayla birlikte haliyle Meclis’te Anayasa gereği gerçekleşmesi gereken bir yemin töreni ve orada da protestoların yaşanması çok doğaldır. Parlamentoların gereğinde, dünyada protestolar vardır. Bunun farklı farklı metotları olur. Ancak bütün bu olan bitene kadar oradaki Grup Başkanvekilimizin bir açıklaması, bir Anayasa’yı gösterme, İçtüzük’ü gösterme gerekçesiyle Meclis’i yöneten Başkanvekiline doğru yürümesine karşın gördük ki AK Parti milletvekilleri kürsüyü işgal etti bir vehim üzerine. Bizim kürsüyü işgal edeceğimizi düşünerek. Büyük bir zorbalık, vandallıkla karşılık vermeye çalıştılar. Ortaya çıkan görüntüler, Gazi Meclismizin saygınlığına zarar vermiştir. Tüm dünyada Türkiye bu görüntülerle görülmüştür. Dolayısıyla bütün bunlar ortadayken ve bunların sorumlusu baştan sona bizzatihi iktidar partisiyken iktidar çevrelerinden gerek Erdoğan gerek Parti Sözcüsü’nün partimize yönelik suçlaması da anlamsızdır. Çünkü bize Anayasa hatırlatması yapanlar, Anayasa’nın açık hükmüne uymayanlar, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarını tanımayanlar, AİHM kararlarını tanımayanlar, hukuku tanımayanlardır. Dolayısıyla bize demokrasi dersi anlatmaya çalışanların, Türkiye'deki demokrasiye savaş açanların, demokrasinin D’sine tahammülü olmayanlardır, milli iradeye yargı yoluyla kumpas kuranlardır. O nedenle bize yönelik söylenecek ‘Anayasa’ya sadakat’ sözünün iktidar açısından hiçbir geçerliliği, anlamı yoktur. Burada olan biten her şey milletimizin hakemliğinde gerçekleşmektedir.

"Kazandığımız belediyelerdeki bütçelere ve ranta göz diken bir iktidar var"

Geçtiğimiz günlerde 'Kent Uzlaşısı' adı altında yürüyen soruşturma kapsamındaki tüm tutuklular tahliye oldu. Bir soruşturma düşünün, 11 aydır devam ediyor. Ortada bir iddianame yok. İnsanlar tutuklandı, serbest kaldı ve nereye varacağı da belli değil. Buradaki masum insanların içeride geçirdiği 11 aylık süreler büyük bir zulüm olduğunun altını çizelim. Büyükçekmece Belediye Başkanı Sayın Hasan Akgün, Türkiye'de tarihimizde ondan daha fazla, daha uzun süreli belediye başkanlığı yapan yok. Dünya tarihinde örneğini göremezsiniz. Yedi kere halktan onay almış, yedi kere seçim kazanmış, şu anda tutuklu. Büyükçekmece iradesi yok sayılıyor. Ortada bir iddianame var mı, dava açıldı mı? O da yok. Gaziosmanpaşa Hakan Bahçetepe; asılsız iftira ve iddialarla tutuklandı. Ortada bir iddianame var mı? Yok. Aylar geçiyor. Buradaki operasyonların bir siyasi arka planıyla birlikte büyük bir ranta çökme, bizim kazanmış olduğumuz belediyelerdeki özellikle bütçelerin büyüklüğü ve rantına göz diken, oraları talan etmek isteyen bir iktidarın varlığının altını çizelim.

"Kayumla yönetilen belediyelerde kadrolaşma var"

Gerek Şişli gerek Esenyurt bugün kayyumlarla yönetiliyor. Esenyurt'a baktığımız zaman Türkiye'nin en büyük ilçesi. En son açıklanan rakamla 1 milyon 390 bin gibi bir nüfus var, 57 ilden büyük. Gerek bütçesiyle gerek imkanlarıyla büyük bir rant ekonomisinin pervasızca kullanıldığını görüyoruz. Bir kadrolaşma da var. Esenyurt'ta 100’den fazla emekçi işten çıkartıldı. DİSK bu uygulamayı, ‘siyasi fişleme ve cezalandırma operasyonu’ olarak tanımladı. Ardından kadrolaşma başladı. AK Parti il yönetiminde görev yapanlar, belediyenin eski başkan yardımcıları, milletvekili adayları belediyeye başkan yardımcısı ve müdür olarak atandı. Belediye meclisindeki AK Parti Grup Başkanı’nın Grup Başkanvekilinin akrabaları, müdürlüklere yerleştirildi. İşin en enteresan noktalarından biri de Aziz İhsan Aktaş iddianamesi ve davası olarak bilinen davada, Esenyurt Belediye Başkanımız Ahmet Özer'e yöneltilen suçlamalardan biri 1,1 milyarlık ihale verme ve bu ihalenin belediye başkanımız görevden alındıktan sonra mevcut kişi tarafından onaylandığını ve yürürlüğe girdiğinin de altını çizelim.

"Şişli'de kayyum olarak bir kaymakamın görevli olmasının hukuken nasıl bir karşılığı var"

Şişli'deki tablo da bundan çok farklı değil. Çünkü şu anda Şişli'de kayyum olarak bir kaymakamın görevli olmasının hukuken nasıl bir karşılığı var, nasıl bir anlamı var? Bir yandan ‘terör maskesi’ adı altında sakladıkları gerçek o şehrin rantı. Şişli, İstanbul Ticaret Odası'na kayıtlı işletmelerin yüzde yedisini barındıran bir ilçe. Türkiye'nin en yüksek ciroya sahip 500 şirketinden 26’sı burada. En büyük sanayi 500 şirketinin 16’sı burada. Yedisi yabancı sermayede 16 bankanın genel merkezi burada. Borsada işlem gören şirketlerin yüzde 10’undan fazlası, tam 64 firma Şişli’de. Şişli, sosyoekonomik gelişmişlik ve kişi başına düşen gelir açısından Türkiye'nin en müreffeh ilçesi. Burada önce öğrencilere verilen burs, ulaşım ve eğitim destekleri kesildi. Kent Lokantası kapatılmak istendi, tepki gelince bundan vazgeçildi. Çöpler toplanmadı. Bunlar bilerek yapılan işler. AK Parti Kağıthane Gençlik Kolları Başkanlığı yapmış isimler, başkan yardımcısı olarak görevlendi. Tuzla'dan Fatih'e ne kadar iktidar partisinde görev yapan kimse varsa burada görevlendirildi. Milyarlarca dolarlık bir ranta gayri ahlaki, gayri hukuki bir şekilde çöküldüğünü görüyoruz. Milletimiz burada gerçekleri görsün. Soruşturmaların iki amacı var: Birincisi önümüzdeki seçime kadar halk desteğini kaybeden iktidarın, iktidarını devam ettirebilmek için yol temizliği yapması. İkincisi de büyük bir CHP’nin yönettiği yerlerdeki şehir rantına göz dikilmesi.

"İliç’teki ihmal, denetimsizlik, üretim baskısı cinayetle sonuçlandı"

Bugün İliç Faciası’nın ikinci yıl dönümü. Orada hayatını kaybeden dokuz yurttaşımızı bir kez daha analım. Oradaki ihmalin, denetimsizliğin, üretim baskısının nasıl cinayetle sonuçlandığının altını çizelim. Biz CHP olarak olay gerçekleştikten sonra uzmanlarla görüştük, sahada inceleme yaptık, belge topladık ve TBMM araştırma komisyonuna sunduğumuz çalışmalarda üç gerçeği tespit ettik. Birincisi bu riskin bir günde oluşmadığı, önceden tespit edildiği. Oradaki yığının maden sahasına bu kadar yaklaştırılmasının kabul edilemez olduğu. İkincisi sahada tek bir şirketin değil, aynı yığına başka ruhsattan cevher getirip yığdığını belirten ikinci bir şirketin yarattığı da çift yönlü üretim baskısının oluşması. Üçüncüsü ÇED ve kapasite artışı kararlarıyla bu facianın yolunun döşenmesi. ÇED dosyalarında fiilen kullanılan ilk dört fazın kapasitesi 58 milyon ton olmasına rağmen sanki beşinci ve altıncı fazlar varmış gibi 85 milyon tona yönelik kapasitenin şişirilmesi. O zamanki raporun altında da izinlerin altında da mevcut Şehircilik Bakanı Murat Kurum’ın imzası olduğunu da ifade edelim. Firmalara baktığınız zaman da Anagold Lidya Madencilik, altından da iktidara yakınıyla bilinen Çalık Grubu’nun çıktığını görüyorsunuz.

"Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye genelinde 485 maden sahasını ihaleye çıkardı"

Bu facialar tek değil. Soma'da 301 madenci toprağa verilirken de aynı benzer anlayışın rantı önceleyen, insanı öncelemeyen, doğayı düşünmeyen, karı önceleyen, yaşamı düşünmeyen anlayaşın egemen olduğunu görüyoruz. Amasra'da 43 madenci hayatını kaybederken de Ermenek'te 18 emekçi günlerce yerin altında kalırken de aynı düzeni görüyoruz: Denetimsizlik, kayırmacılık, cezasızlık. Buralarda da esasında önceden bütün bunların olabileceği tespit edildiğini görüyoruz. Bu yaşadıklarımızdan ders alındı mı? Alınmadı. Çünkü bu hafta bakıyoruz, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye genelinde 485 maden sahasını ihaleye çıkardı. İhaleye çıkan toplam alanın 538 bin 696 heltar olduğunun altını çizelim. ‘Türkiye'nin esas beka sorunu ne’ dediğimizde aslında en başta üretim açısından gıda enflasyonu yüksekliği, gıdaya erişimin zorluğu ve gıda üretiminin azalması ve bu iktidar tarafından çok büyük bir alanın, Ankara’nın yüzölüçümü kadar bir alanın başka amaçla kullanılmasına yönelik düzenlemeler yapılması ve bu bölümden çıkartılması.

"Denetimsiz madencilik değil şeffaf, bilimsel ve insan hayatını merkeze alan bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var"

166 bin 319 hektar, yani 233 bin futbol sahası büyüklüğündeki bölümün orman tarım arazisi, mera ve su havzası niteliğinde olduğunu söyleyelim. Dünyada gıda enflasyonun düştüğü bir ortamda, bizde geçtiğimiz ay yüzde 6,59 arttığını görüyoruz. Peki siz sürekli tarım alanlarını imara açarsanız, ranta açarsanız, üretimi düşürürseniz bu döngü devam edecektir. Bu döngüde insanlarımız, hele yaşadığımız ekonomik sıkıntıyı da düşündüğümüzde yeterli beslenemeyecektir. O nedenle halkın sağlığını, hayvancılığı, su güvenliğini öncelemeden bu tip düzenlemelerin yapılması hem büyük facialara hem de gelecek açısından geleceğe kötü bir miras bırakıldığının altını çizelim. CHP olarak diyoruz ki ülkemizin kaynakları elbette kullanılabilir ancak bunu yaparken kamu yararı, yaşam hakkı ve ekolojik dengeyi düşünmeniz lazım. Maden sahalarını bu üç ilkeye göre yönetmek lazım. Ne pahasına olursa olsun üretim anlayışı geleceğimizi karatır. Bağımsız izleme komisyonu kurulmasını ifade ettik. Sivil toplum, akademi ve sektör temsilcilerinin yer aldığı bir kurulun çevresel etkileri düzenli izlemesi, raporlar düzenlemesi ve şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşması lazım. Üçüncüsü ÇED reformu, yani göstermelik ÇED raporları değil, Avrupa Birliği mevzuatıyla uyumlu hale getirilmesi lazım. Halkın katılımı da göstermelik olmayacak. Dördüncüsü şehircilik afet yönetimiyle çevre iklim politikaları ayrı kurumsal yapılara dönüştürülmeli. Beşincisi yeşil kalkınma, doğayla uyumlu kalkınma, yeşil dönüşüm, mavi ekonomi ve döngüsel ekonomi hedeflerini büyümenin merkezine koymamız lazım. Özetle denetimsiz madencilik değil, şeffaf, bilimsel ve insan hayatını merkeze alan bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var.

ktidarın durduğu her bir dakika ülkeye zarar, biz her bir dakika 10 milyon TL faiz ödüyoruz"

Çok uzunca bir süredir, yani çeyrek yüz yıldır kimseye nasip olmayacak kadar bu iktidarın ülkeyi yönettiğini görüyoruz. Biz burada tespitler yaparken, vatandaşlarımızla buluşurken gerçekten iyi şeyler, güzel rakamlardan bahsetmek isteriz. Ama kötü yönetimin yarattığı öylesine sonuçlar var ki içler acısı. Bu iktidar döneminde sürekli faize para aktı. Sadece geçtiğimiz ay faize giden paraya baktığımız zaman ki bu konuda da dünyada bütçeye göre rekor kıran ülkeler içerisindeyiz. Emeklilere dağıtılmış olsaydı en düşük emekli aylığı 28 bin 533 TL olurdu. Bakıyorsunuz enerji enflasyonunda OECD ülkelerinin gerilediği bir ortamda, Türkiye'de yüzde 29,4’lük artış var. Dünya ucuzlarken enerjide, gıdada bizde artış söz konusu. Türkiye'nin benzin fiyatlarının yüzde 134 arttığını görüyoruz. Yani küresel enerji fiyatlarındaki düşüşe rağmen enerji piyasasını bu hale getirenin dağıtım tekellerinin üzerindeki denetimi kaldıran ve zamları denetim dışı bırakan bir anlayışın olduğunu görüyoruz. Türkiye'deki gıda enflasyonu yüzde 31,2 Bu rakama baktığımız zaman Güney Sudan, İran ve Arajntin’in gerisindeyiz. Bütün bu rakamlar bize şunu gösteriyor: İçinden çıkılamaz bir düzen. Bu iktidarın iktidarda durduğu her bir dakika ülkeye zarar. Biz her bir dakika 10 milyon TL faiz ödüyoruz.

"Şeffaflık ve yolsuzluk algısı kötüleştikçe yatırım güveni bozuluyor"

Dünya Yolsuzluk Algı Endeksi’ne göre, Türkiye 17 basamak daha geriledi. Şeffaflık ve yolsuzluk algısı kötüleştikçe yatırım güveni bozuluyor. Ülkemizde yaşanan olayların her birinin birbiriyle ilintili olduğunu görüyoruz. Adalet zayılarsa faiz güçleniyor, yatırım yavaşlıyor. Bugünkü ekonomi yönetimiyle yargı güvenliği yönetiminin aynı fotoğrafın içerisinde görmeye ve anlatmaya mecburuz. Enerji enflasyonunda OECD birincisiyiz. Gıda enflasyonunda dünya dördüncüsüyüz. Asgari ücret açlık sınırının altında. SGK sağlık harcamaları 20 yılın dibinde. Tüm bu rakamlar açıkçası ülkedeki dar gelirliler için nefes alınamaz bir duruma gelmiş durumda. Ülkedeki işsizliği, genç işsizliği düşündüğümüz zaman açıkçası yurttaşlarımızın çok zor günler geçirdiğini ifade edelim.

"İktidarımızda hiç kimse hukukun üstünde olmayacak. Yargı iktidarın değil, milletin yargısı olacak"

Biz diyoruz ki tarih içinden geçenlere her zaman kendini göstermez. Hangi anın dönüm noktası olduğu, çoğu zaman ancak geriye bakınca anlaşılır. Bazen yaşadığınız zamanın ağırlığını o anda hissedersiniz. Bugünde böyle bir andayız. Türkiye'de seçilmişlerin cezaevinde olduğunu, tek bir ayda 453 milyar faiz ödendiğini, emeklinin, asgari ücretlinin düşünülmediği... İşte bu sıkıntılı dönem ileride ‘Türkiye'nin o dönemi’ diye anılacak, ‘Türkiye tarihinin en kötü dönemi’ diye anılacak bir dönem. Bu geçmez değil, elbette geçer. Elbette milli iradeye dayalı, halka güven veren bir iktidarı biz kuracağız. Elbette bu ülkenin yurttaşlarıyla birlikte geleceğe özgürce yürüyeceğiz. Mutlu bir ülke alacağız. Bizim iktidarımızda Adalet Bakanı’nın aynı zamanda HSK'nın başı olması söz konusu olmayacak. Biz bunu değiştireceğiz ve yürütmenin hiçbir temsilcisi HSK'da yer almayacak. Kurulun üyeleri yargı mensupları tarafından seçilecek. Hakimler baktıkları davalar nedeniyle sürülemeyecek, hakimlik teminatını getireceğiz. AYM kararlarına harfiyen uyulacak, AİHM kararlarına uyulacak. Norm denetimi başvuru yollarını genişleteceğiz. AYM’ye muhalefet partileri, meslek kuruluşları, üniversiteler de doğrudan iptal davası açabilecek. Tutukluluk meselesine gelince kanunda yazdığı şekliyle istisna olması şu anda sadece lafta kalan bir yorum ama bizim iktidarımızda harfiyen uygulanacak. Masumiyeti karinesi esas alınacak. Öyle iddianamesiz, uzun süre tutuklu kimse kalmayacak. Bu ülkede keyfi gözaltı süreleri olmayacak. Yalnızca gizli tanık ve itirafçı ifadeleriyle somut delilden yoksul bir şekilde kimse özgürlüğünden mahrum kalmayacak. Kısacası bu ülkede hiç kimse hukukun üstünde olmayacak. İktidar gücü muhakkak hukukla sınırlandırılacak. Yargı iktidarın değil, milletin yargısı olacak. Biz o gün için buradayız. O gün için mücadele ediyoruz. Ve o gün muhakkak gelecek."