Brükselname – Korona Günlerinde Avrupa

Abone Ol

1 Nisan 2020 21. günün sabahı ve mavi gökyüzü Bugün evde geçirdiğim 21. Gün Babamın doğumgününü kutlayarak başladım güne. Biz birbirimizden uzakta olsak da aynı mahallede yaşayan aile bireyleri için bile artık doğumgünleri dijital ortamda, video üzerinden kutlanıyor. Korona günlerinde hayat böyle bir şey. Hep karamsar, bulutlu ve gri olan Brüksel’in havası adeta inadına güneşli. İnsanın içini umutla dolduran masmavi bir gökyüzünün altında karantinada olmak içinden geçilen bu zorlu dönemi belki bir nebze daha çekilir hale getiriyor. Mavi gökyüzüne alışkın olan bizim gibi ülkelerin insanları için, bu çok anlam ifade etmeyebilir ama siz de 15 yıldır gri bir gökyüzüyle yaşasaydınız ne demek istediğimi hemen anlardınız ?

DRONE POLİSLER SOKAKLARDA

Belçika’da bugün salgından ölümler bine ulaştı. Belçika genelinde ve Avrupa Birliği başkenti, NATO’nun genel merkezinin bulunduğu, hareketlilik ve çeşitliliğin çok yüksek olduğu Brüksel’de de sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Evde geçen günlerimizin tek istisnası haftada bir gıda alışverişi için sokağa çıkmamız. Market alışverişi için günler sonra sokağa çıktığımda tam bir hayalet kent ile karşılaştım. Yollar, parklar, sokaklar bomboştu. Sokakta gördüğüm bir kaç kişi ise tedirgin görünüyordu. Bu arada polis parklarda drone yardımıyla vatandaşlara duyurular yapıyor ve zaruri olmadıkça dışarı çıkmamaları konusunda uyarıyor. Adeta bir “Black Miror” dizisi sahnesi gibi. Market alışverişi ya da spor yapmak gibi zaruri ihtiyaçlar dışında sokağa çıkanlara 500 Avro’ya varan cezalar kesildi ve kesilmeye devam ediyor.

KAZANILMIŞ BİR GÜN

Her günün böylesine irkiltici bir bağışlanmış zaman adacığına dönüştüğü şu günlerde elim Marquez’in "Kolera Günlerinde Aşk" kitabına gidiyor. "Her yeni gün, insanın fazladan kazandığı bir gündü." bu sözler aklıma çivileniyor adeta. Tam da böyle Korona günlerinde Avrupa. Sevdiklerini, dostlarını ülkesinde bırakıp işleri için burada yaşayan ve birbirine tutunan küçük gettoların kentidir Brüksel. Zamanla Brükselli hale gelse de hemen hepsinin  yürekleri hep başka bir toprakta çarpar. Aramızda İtalyanlar ve İspanyonlar bu süreci kuşkusuz en ağır geçirenler. Gelen haberler korkunç. Avrupa Komisyonu’nda çalışan İspanyol arkadaşım Isabella bir Madridli; Whatsapp üzerinden yüreğimi dağlayan şeyler yazıyor, ona teselli vermeye çalışıyorum. “Madrid en kötü durumdaki yer” diyor. Sözcükler soluyor böyle anlarda. “İspanya’da durum çok kötü ve herkes bizim bölüme veri soruyor ama öyle bir veri yok elimizde. Evden çalıştığım ve çok üzgün olduğum şu günlerde bir de sinirleri gerilmiş insanlarla yaşadığım tartışmalarla geçiyor zamanım” diyor Isabella. Bu sürecin yaraları uzun süre kapanmayacak kuşkusuz. Isabella, Kavafis’in Ithaka’sını okuduğunu söylüyor ve ekliyor “bana güç veriyor şu günlerde”. Ne diyordu Kavafis Ithaka’da? Cevat Çapan şöyle çevirmişti dilimize;

“geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini Ithakaların”

Isabella’ya Kavafis’in aslında bir İstanbullu olduğunu anlatıyorum. “Şehir” şiirini gönderiyorum ona. Şiir iyileştiriyor, sarıyor yaraları, buna inanıyorum.

AB DE, AB İŞLERİ DE DEĞİŞİYOR

Avrupa Parlamentosu, bu büyük salgının AB kurumları içinden ilk can aldığı kurum oldu. Avrupa Parlamentosu’nun bilgi işlem bölümünde sözleşmeli olarak çalışan 40’lı yaşlarında bir uzman hayatını kaybetti. İtalyan Avrupa Parlamentosu Başkanı Sassoli de ülkesine ziyarette bulunduğu için sürecin başlarında kendisini karantinaya aldığını açıklamıştı. Kurumlar hemen hemen tamaıyla kapalı, herkes evinden çalışıyor. * Avrupa Birliği işleri masa başında okuyup yazarak geçen saatlerin dışında yüzyüze iletişime, analog bir akışa sahiptir, sosyal ilişkiler önemlidir. Korona virüsü Avrupa’yı vurana kadar öyleydi demek daha doğru olur belki de. Bir Avrupa Parlamentosu milletvekili ya da bir AB yetkilisi (Eurokrat), muhatabınızla içilen bir kahve aynı zamanda önemli bir meseleyi çözdüğünüz bir toplantıdır aslında. Düşünce kuruluşu toplantıları, davetler, yuvarlak masa tartışmaları. Brüksel AB işleri, Avrupa’nın ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş, yüksek eğitimli insanlardan oluşan bir küresel köy gibidir. Korona salgını önlemleriyle AB işleri tepetaklak oldu. Bugün bütün bu işler yeniden düzenleniyor. Yüzyüze toplantılar Whatsapp mesajlarına, düşünce kuruluşu toplantıları “webinar”lara dönüştü, herkes evlerine kapandı. Avrupa Parlamentosu’ndaki siyasi grupların yönetim kurulları dijital ortamda yapılmaya başlandı. Liderler zirvesine kadar tüm toplantılar aynı şekilde video konferans ile yapılıyor. Siber güvenlik ise en büyük sorunlardan biri. AP genel kurulu da dijital ortamda toplandı. Bu bir ilkti. Fransa inadından vazgeçmediği için ayda bir Strazburg’a giden, dosyaları, personeli, aklınıza gelecek herşeyi başka bir ülkeye bir haftalığına taşıyan Avrupa Birliği’nden internet üzerinden toplanan genel kurula. Büyük değişim. Sadece Strazburg’a bu bir haftalık taşınmanın AB yurttaşlarına yıllık maliyeti 200 Milyon Avro.

ZORUNLU DİJİTALLEŞME BİR FIRSAT OLABİLİR Mİ?

Hızlı bir dijitalleşme sürecinden geçilirken işler ve ilişkiler yöntem ve akış değişimine uğruyor. Avrupa Parlamentosu genel kurulu milletvekillerinin oy kullanması gereken bir alan olduğu için, bu bir meseleye dönüştü örneğin. Milletvekillerinden kendilerine gönderilen formu çıktı almaları oylarını kağıt üzerinde işaretlemeleri ve bunu öngörülen sistem üzerinden göndermeleri istendi. 21. yüzyıl için ne kadar geri bir uygulama. Daha da kötüsü bu çağda bunu hala öngörmemiş olması bu devasa kurumların. ☹ Birçok milletvekili evlerinde yazıcı olmadığından şikayet etti Twitter’da. Dijital bir çözüm talebinde bulundular. Hızlı bir çözüm üretilememiş olacak ki bu yöntemle devam edildi. Bu deneyim kurumlarımızı zorlayarak değiştiriyor. Uzun süre ertelenmiş ama olumlu bir değişim. AB’nin karar almadaki yapısal sorunları Koronavirüs ile mücadelede su yüzüne çıkıyor. Tek ses olmakta, harekete geçmekte zorlanılıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen haberler de pek farklı değil. İtalya’da diğer AB ülkeleri tarafından yardım gönderilmesinde gecikmenin yarattığı yalnız bırakılma hissi var. Ulusal çıkarlar öne çıkarken dayanışma ruhu zedeleniyor. Çin ve Rusya ise  sadece İtalya’da değil bir çok başka yerde yardım gönderen ülke pozisyonuna gelmiş durumda. Bu konuda bir çok tartışma ve komplo teorisi var elbette.

FIRSATÇI OTORİTER REJİMLER...

Otoriterleşme eğiliminde başı çeken ülke Macaristan’ın başbakanı Victor Orban, koronavirüs ile mücadele adı altında tüm sistemi kontrolü altına alacağı yeni bir dizi olağanüstü hal yasası geçirdi. Orban, meclisi etkisizleştirerek kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönetecek. Yalan haber yayan kişilere beş yıla kadar hapis cezası gibi düzenlemelerin de insan hakları ve demokrasi savunucularına, gazetecilere karşı kullanılması endişesi yüksek sesle konuşuluyor. Bir çok yerden büyük tepki çeken düzenlemeler sonucu Macaristan için AB’in ilk otoriter rejimi diyen de var diktatörlük diyen de. Son on yıldaki evrimi göz önüne alındığında Orban’ın niyetlerine ilişkin bu endişelerin yersiz olduğunu söylemek güç. Üstelik benzer durumdaki başka ülkelere de bu uygulamaların yayılması hafife alınmaması gereken bir olasılık.

SOSYAL YALITIM, PANİK SATIN ALMALARI, YOKSULLUK

Panik satın almaları genellikle gündemi  tuvalet kağıdı ile meşgul ediyordu. Halbuki çok farklı alanlarda bunu yaşıyoruz. Örneğin eczaneden vitamin desteklerimi yeniden düzenlediğim için çinko desteği almak istediğimde, eczacı yüzüme çok tuhaf bir şey istemişim gibi baktı ve  "Çinko desteği tükeneli çok oldu ve ne zaman geleceği meçhul" dedi. Bitkin görünüyordu. Bunun gibi eskiden kolaylıkla bulduğunuz bir çok şey artık bulunamıyor. Düşünüyorum  "ya temel ilaçlar da bulunamazsa, o zaman ne olacak?" İnsanların bir anda sosyal yalıtma ve fiziksel alan sınırları içine düşmesi stresi olağanüstü yükseltiyor. Komşum Jens, geçen gün komşularla kurduğumuz WhatsApp grubuna "Artık dayanamıyorum, ne zaman bitecek bu" diye yazdı. Diğerleri onu takip etti. Hiper-sosyalleşmeden ani bir sosyal izolasyona düşen bireyler daha da zorlanıyor. Avrupa Birliği’nde bir çok ülke koronavirüs salgını nedeniyle işleri etkilenen çalışanlara bir çok destek sağlıyor. Bu bir miktar, gerek mavi yakalı gerek beyaz yakalı insanlara nefes alacak alan sağlıyor. Buna rağmen büyük zorluk ve salgının bedeli yoksulun omuzlarına biniyor. Üstelik Türkiye’de hala gerekli önlemler alınmamışken, sosyal devletin yerinde yeller eserken, sokağa çıkma yasağı gelmemişken bu bedel buradakine göre çok daha ağır.

KORONA GÜNLERİNDE HAYATTA KALMA

Tüm güçlüklere rağmen hayat devam ediyor... Ben böyle dönemlerde küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarmanın önemli olduğunu, savaş, kıtlık dönemlerinde yaşamış ve hayatta kalmış insanların deneyimlerini okuyarak öğrendim. Eskiden ıskaladığımız bir çok mutluluk hazinesini hayatı biraz yavaşlatarak fark etmekten bahsediyorum. Örneğin elinizde imkanınız varsa gün doğumu ve gün batımını izlemek, evinizdeki çiçeğe su verirken onun gelişimini gözlemlemek, kitaplığınızda nicedir ertelediğiniz düzenlemeyi yaparken o aylar önce aldığınız ama unutup gittiğiniz kitabı sevinçle bulup ona gömülmenin heyecanını yaşamak, sözcüklerin altını çizmek, sözcüklere sığınmak gibi şeylerden bahsediyorum. Mark Twain’in "İnsan Nedir?" kitabını bitirdim dün akşam, yaşlı adam genç adama şöyle diyordu;

"şans eseri bir kitap ya da gazetede bir paragraf okumak bir insana yeni bir yol açabilir".

Belki şansa biraz yardım etmek de bizim elimizdedir…   Köşe yazısını yazarın kendi sesinden dinlemek için... [embed]https://youtu.be/K4dfi2ZoSio[/embed]