Röportaj: Cesim İlhani

31 Mart seçimleriyle birlikte Türkiye’de yeni bir gelişmenin yaşandığını kaydeden Anayasa Hukukçusu Prof. Dr Osman Can, “AKP'nin geldiği nokta itibariyle toplumdaki desteğinin ciddi ölçüde kaybolduğu ve önümüzdeki dönemde de bir iktidar değişiminin beklenmesinin çok yanlış olmayacağını söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı. 

“dokuz8HABERe konuşan Can, AKP’nin şuanda artık bir parti olarak nitelendirilemez olduğunu savunarak, “AK Parti zaman içerisinde aslında kurumsal kimliğini, bir parti olma kimliğini önemli ölçülerde kaybetti” şeklinde konuştu. 

Kobani davasını da değerlendiren Anayasa Hukuçusu Can, “HDP'nin Twitter’daki açıklaması, Selahattin Demirtaş, Hüda Kaya ve Sırrı Süreyya Önder’in açıklamaları bir suç teşkil etmez. Ben burada şiddet içeren bir çağrı görmüyorum. Eğer Kobani davasında sadece bunlar üzerinden bir yargılama yapıldıysa ve eğer karar bunun üzerinden inşa edildiyse bu karar korkunç bir karardır” ifadelerini kullandı.

Diyarbakır’da kafesinde sadece Kürtçe hizmet verdiği için kafe sahibinin Anayasa’nın 3. maddesini ihlal etmekle yargılanmasına, Can, “ Absürd bir uygulama, birey bunu nasıl ihlal edecek? Devletin dili Türkçedir, vatandaşın dili kendi ana dilidir” değerlendirmesini yaptı.

Anayasa Mahkemesi raportörlüğü yaptığı dönemde AKP’yi kapatma davası başta olmak üzere birçok tarihi davanın tanığı olan ve aynı zamanda iktidar partisinin eski milletvekilli ve MKYK üyesi Prof. Dr. Osman Can ile konuştuk.

Türkiye’de 31 Mart'ta bir seçim gerçekleşti. AKP 2002'den beri Türkiye'de birinci parti iken bu seçimde ikinci parti oldu. Seçim sonuçlarını ve AKP'nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeni bir gelişme. AK Parti açısından bakıldığında şöyle değerlendirmek olanaklı. AKP, uzun erimli ve uzun süreli bir iktidar olgusunun ya da iktidar olmanın verdiği bütün olumsuzlukları yaşayan hem icraatlarıyla hem de artık eskimesiyle, yeni bir hikaye üretememesiyle birlikte bunları yaşayan bir siyasi parti. Bütün ülkelere bakıldığında, uzun süreli iktidarların tamamında buna benzer sorunlar gözlemleniyor. Cumhuriyet Halk Partisi'nin aslında çok daha önceden bir ivme yakalayabilmesi, siyasi desteğini yükseltmesi ve iktidar alternatifi haline gelmesi mümkündü.

Neden olamadı?

Cumhuriyet Halk Partisi'nin de öyle anlaşılıyor ki kendi sınırlılıkları vardı. Hem tarihten gelen sınırlılıklar hem tarihsel olarak kullanılan üsttenci dili ya da kendi bagajında yer alan olumsuzluğun fazla sınırlılıkları, Türkiye'nin temel çatışma alanlarında ön koşulsuz barış üretebilecek bir söylemi dile getirememesi... Bütün bunları bir araya getirdiğimiz zaman neden Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir iktidar alternatifi olarak toplum tarafından uzun süre boyunca görünmemiş olmasına ilişkin bir fikir edinebilir diye düşünüyorum. Ama her halükarda AKP'nin geldiği nokta itibariyle toplumdaki desteğinin ciddi ölçüde kaybolduğu ve önümüzdeki dönemde de bir iktidar değişiminin beklenmesinin çok yanlış olmayacağını söyleyebiliriz. Bu Türkiye için bir değişimin kapısını aralamaktadır ama bu değişim şekli midir, niteliği nasıldır, derin bir değişim midir, çok köklü değişiklikleri mi beraberinde getirecektir. Türkiye'nin barış ortamına katkı sağlayacak mıdır? Bunun için biraz daha beklememiz gerekiyor.

AK PARTİ, PARTİ OLMA KİMLİĞİNİ ÖNEMLİ ÖLÇÜLERDE KAYBETTİ”

AK Parti'nin yeniden toparlanamayacağı, yani sizin olduğunuz dönem gibi olamayacağı, ANAP gibi dağılma sürecine gireceği yaklaşımları var. Siz de aynı fikirde misiniz?

Şöyle şimdi, AK Parti kurulduktan çok kısa süre içinde muhalefet deneyimini hiçbir şekilde yaşamamış ve hep iktidar olmuş bir siyasi parti. 2015 tarihinde bir koalisyon deneyimi yaşayabilirdi ve koalisyon AK Parti'yi kurumsal bir parti çerçevesi içinde tutabilirdi. Ama böyle olmadı ve bence AK Parti zaman içerisinde aslında kurumsal kimliğini, bir parti olma kimliğini önemli ölçülerde kaybetti. Artık bugün itibariyle AK Parti'nin bir Sayın Erdoğan ve onun tepesinde bulunduğu bir kişisel hiyerarşinin taşıyıcısı, şekli anlamda bir siyasi organ, yani bir siyasi parti hüviyetini gösterdiğini ama siyaset bilimi açısından ve anayasa hukukunun parametreleri açısından artık bir parti olma özelliğini göstermediği pekala söylenebilir. Kurumsal yapısını kurumsallaşamadığından dolayı ve parti demokrasisini hayata geçiremediği için, ki başlangıçta da partici demokrasi açısından problem vardı siyasi partide. Zaman içerisinde partici demokrasinin kırıntıları da ortadan kaldırıldı. Dolayısıyla partici demokrasi yok. Partici demokrasi olmayınca kurumsallaşma olmaz. Kurumsallaşma olmayınca o siyasi partide bir siyasi ekol, bir siyasi söylem, bir siyasi tez bir siyasal program üretemez. Böyle olunca da parti şeklen bir parti olmakla birlikte aslında çok farklı çıkar gruplarının Sayın Erdoğan'ın o hiyerarşide en tepede olduğu bir çıkar ilişkisini örten, buna biçimsel olarak meşruiyet kazandıran bir yapı mahiyetine gelmiş. Mahiyetini bürünmüş bu vaziyette. Bu şekilde bakıldığında ben, yani AK Parti’nin artık bir parti olarak idare edilmesinin siyasi prizmasından biraz zor olduğunu düşünüyorum. Bu da tabii şu anlama geliyor. Erdoğan'ın gitmesiyle ya da bir iktidarın kaybıyla birlikte o siyasi partiyle kıklı ve radikal bir tasfiye gerçekleşmediği sürece AKP'nin parti kimliğini daha müddetle bilmesi çok kolay gözükmüyor.

“KURUCU UNSURLAR YAVAŞ YAVAŞ TASFIYE EDILINCE…”

Kurucu unsurlar, partiyi terk ettikten sonra mı AK Parti kurumsallaşamadı?

AK Parti bundan 15 sene önce aslında kurumsallaşmasını yapabilirdi. Bugün, dünden beri aşağı yukarı 21. yıl dönümü. O dönemlerde de parti içinde “artık kurumsallaşma gerekir” diye tartışmalar yapılmıştı. O dönemde parti içinde farklı ağırlık merkezleri varken aslında bu ağırlık merkezleri kurumsal hale getirilebilirdi. Parti tavandan tabana doğru bir siyasi irade oluşturma mekanizması üretebilirdi. O yapılmadı. Kurucu unsurlar yavaş yavaş tasfiye edilince de zaten kurumsallaşma imkanı kalmadı. Tek kişi kurumu ya da tek kişi örgütlenmesine dönüştü. Onun öncesinde de partinin kurumsallaşmış olduğunu ileri sürebilmemiz çok fazla mümkün değil. Parti içinde denge sağlayabilecek farklı gruplaşmalar vardı. O farklı gruplaşmalar partinin biraz daha rasyonel bir şekilde siyaset üretmesini mümkün kılıyordu. 2010'dan sonra askeri vesayetin tasfiyesiyle birlikte, özellikle 2001 seçimleriyle birlikte, Sayın Gül'ün Cumhurbaşkanı olması, ondan sonra Sayın Arınç'ın da belli ölçülerde kenara çekilmesi, kişisel durumu nedeniyle başka nedenlerle, tamamen bütün karar mekanizmasının ve bütün yüklerin tamamen Erdoğan'a teslim edilmesine ardından parti için de zaten artık bir kişi hiyerarisi ve kişi otoritesine göre bir yapılanma ortaya çıktı. Bu olmayan kurumsallaşmayı zaten imkansız hale getirdi. Parti kurumsallaşmasını kaybetmedi. Parti kurumsallaşma ihtimalini ortadan kaldırdı. Şuan parti artık bir parti olarak nitelendirilemez. Benim siyaset bilimi açısından baktığımda gözlemlediğim şey bu.

“ERDOĞAN, OTORİTEYİ KURMAK İÇİN MHP’Yİ TERCİH ETTİ”

AKP’yi MHP ile ittifaka mecbur eden neydi? Toplumda AKP’nin MHP’lileştiği yaklaşımı var. 

2015 yılında AK Parti parlamentodaki çoğunluğunu kaybetti ve bu çoğunluğu kaybetme realitesi aslında Türkiye önemli ölçülerde de rahatlattı, hatırlarsınız. Türkiye bir Cumhuriyet Halk Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi koalisyonuna doğru ilerliyordu. O dönemde Erdoğan Cumhurbaşkanıydı ve partinin liderliği Ahmet Davutoğlu'ndaydı. İyi ya da kötü bu apayrı bir şey ama partiyi belli ölçülerde, orada bir kurumsal kimlik gerçekleştirebilirdi. Bu kurumsal kimlik aynı zamanda bir koalisyon deneyimi içine girmek suretiyle aynı zamanda test, stres testinden geçebilirdi ve kendisini kanıtlayabilirdi. Buna izin verilmedi. Partinin kurumsallaşmasına izin verilmedi. Partinin yeni bir stres testinden geçmesine izin verilmedi. Tam tersine, kamuoyu manipülasyonuyla, şiddet hareketlerinin çok ilginç bir şekilde ortaya çıkmasıyla, Doğu'da pek çok hendek olaylarıyla birlikte başlayan o süreç içerisinde tabi ki Türkiye çok hızlı bir şekilde başka bir noktaya doğru savruldu ve parti yönetimi, belki de Erdoğan'ın tercihi MHP ile bir ittifak suretiyle muhalefete girmeksizin yine otoriteyi ve iktidarı kurma yönünde oldu. Tercihi bu yönde oldu. Bu tercihinde bazı sonuçları vardı.

Nedir o sonuçlar? Güvenlik bürokrasisi ve yargı üzerinden AK Parti ile MHP arasında bir kriz var olduğunu düşünüyor musunuz?

Yani şöyle söyleyeyim, ben tabii istihbari bilgilere sahip değilim. Dolayısıyla istihbari bilgiler üzerinden bir analiz yapamam. Hani ben daha çok kurumsal, normatif ve sistem analizi yapabilirim. Gerek güvenlik bürokrasisinde, gerek yargı bürokrasisinde, gerek İçişleri Bürokrasi'nin tamamında, yani çok kritik noktalarda, Milliyetçi Hareket Partisi'yle işbirliği yapma gerektiğini, yani iktidarını devam ettirebilmek için ona ihtiyacınız varsa, iktidarı orada belli ölçülerde paylaşırsınız. Aynı paylaşımı Cumhuriyet Halk Partisi'yle de yapabilirdi. Türkiye tarihinde ilk defa demokratik bir anayasa yapabilme şansına sahip olamıyor. Daha önce CHP ile AKP'nin ortak bir koalisyonu ve meclis çoğunluğu aşağı yukarı yüzde 90 üzerinde bir anayasal meşruiyet anlamına gelebilirdi. Bu da bir tercihti. Ve orada da bir iktidar Cumhuriyet Halk Partisi ile paylaşılabilirdi. Ve o meşru bir yol olurdu. O anayasanın öngördüğü bir yol olabilirdi. O Türkiye'yi rahatlatabilecek bir yol olabilirdi. Ama Erdoğan bunu tercih etmedi. MHP'den yana tercihini kullandı. MHP'den yana tercihini kullanmasının da bazı sonuçları vardır. Bugün söylediğiniz ve ilave edeceğiniz pek çok şey bunun sonuçlarıdır, kaçılmaz sonuçlarıdır.

“KÜRT'ÜN, ALEVİ'NİN REDDEDİLMEMESİ ÜZERİNE BİR ANAYASA…”

Anayasa tartışmaları yine gündemde. Türkiye'de yeni bir anayasaya ihtiyaç var mı?

Türkiye kuruluşundan beri demokratik bir anayasaya ihtiyaç duyuyor. Yani 100 yıldan fazla bir süredir bir anayasaya ihtiyacımız var. Anayasa dediğimiz toplum sözleşmesi… Toplum sözleşmesi dediğimiz, toplumu oluşturan bütün unsurların eş değerliliği. Buna “eşit yurttaşlık” diyebilirsiniz. Yani hiç kimsenin hiçbir grubunun, hiçbir inanç grubunun, kültür grubunun, hiçbir etnik grubunun, hiçbir mezhebi grubunun ötekine göre daha üstün olmaması. Kendine ait olan doğal ya da tercih edilmiş olan özelliklerini ötekine dayatmaması, ötekini de eş değerli olarak kabul etmesi demektir.

Bunun üzerine ancak bir toplumdan bahsedebilir  ve bir toplum bütün bunları doğal ve değerli kabul eden bir vasatta bir araya geldiğinde toplum sözleşmesi ortaya çıkar. Yani Kürt'ün reddedilmemesi üzerine ancak bir toplum sözleşmesi kurabilirsiniz. Alevi'nin reddedilmemesi, eşit yurttaş olarak kabul edilmesi üzerine ya da Hıristiyanların ya da inanç ve yaşam tarzı itibariyle farklı olan Seküler olanın ya da Kemalist olanın ya da berikinin ötekine kısacası bu topraklarda yaşayan herkesin eşdeğerli olarak kabul edilmesi suretiyle ancak bir anayasal vasat yakalayabilirsiniz. Demokratik bir anayasal vasat… Bunun üzerine bir anayasa inşa edebilirsiniz. Türkiye’nin yüzyıldır bizi sömüren, ayaklarımızdan bizi aşağıya çeken temel problemlerimiz böyle bir anayasamızın olmamasından kaynaklanıyor.

Bu açıdan Türkiye yüzyıldır demokratik anayasaya muhtaç, demokratik anayasaya sahip değil ve demokratik anayasaya ihtiyaç duymakta. Bizim hava gibi, su gibi böyle bir anayasa ihtiyacımız vardır. Bu siyasi partilerden bağımsız. Bu aslında yurttaşlar olarak hepimizin temel görevi, bütün siyasi partilerin görevi, bütün eli kalem tutan, düşünen, bu ülke için kaygı duyan herkesin aslında görevi. Bu bizim ahlaki görevimiz. Şimdi hani bunu önce bir tespit edelim.

“2010 TÜRKİYE İÇİN TARİHİ BİR DÖNEMDİ”

Anayasanın değiştirilmesi sürekli gündemde ama bir türlü yapılamadı. Türkiye’de yeni bir anayasa için hiç mı fırsat olmadı?

2010 yılında böyle bir vasıfa yaklaştık aslında. Bu ihtimal dahilindeydi. Tutabilecek bir noktaya aslında gelmişti. Ardından maalesef başta iktidar partisi olmak üzere diğer siyasi partilerinin de çok yapıcı olmayan tutumları nedeniyle anayasa siyasetini becerememeden kaynaklı olarak bu durum başarısızlığa terk edildi. O dönem tartışılan hususları biz bugün tartışamıyoruz. O dönem tartışılan ve o dönemde dile getirilen hususlar bugün bir soruşturma konusu olabiliyor. O dönem dile getirdiğimiz, savunduğumuz bir anayasal tez bugün bir ceza davasıyla sizi karşı karşıya bırakabiliyor. O dönem gerçekten bambaşka bir dönem. Türkiye açısından tarihi bir dönemdi ve maalesef o tarihi fırsatı biz başta siyasetçiler olmak üzere çok hoyratça harcadık. Tarih bunun hesabını sorar.

YILLAR İÇİNDE AKP’NİN YENİ ANAYASA SÜRÜVENİ

AK Parti, iktidar olduğundan beri sürekli yeni anayasa tartışmalarını gündeme getiriyor. 31 Mart seçimlerinden AK Parti muhalefet partileri ile görüşüyor. AKP anayasayı değiştirebilir mi?

AKP'nin 2010'dan 2011-12 döneminden bugüne kadar ki anayasa performansına şöyle bir baktığımız zaman 2012, 2013 ve 2014'e geldiğimiz zaman anayasa süreci durdu.
Tabii ki bununla birlikte çözüm süreçleri de doğdu. 2015'te resmen taraflar havluya attılar ve Türkiye yine bu çözüm süreci olarak da tarihsel fırsatı yakalayamadı. Ondan sonra işte bir darbe süreci, darbeden sonra MHP'nin orada bir şekilde devreye girmesiyle birlikte 2017 anayasa değişikliklerini yaşadık. Şimdi 2017 anayasa değişikliklerini yapanlar halihazırdaki iktidar, Cumhurbaşkanı, avanesi, onun partisi içinde bulunan siyasetçiler ve yine Milliyetçi Hareket Partisi. Şimdi bu anayasanın Türkiye'nin demokrasi iddiası için, Türkiye'nin barış iddiası için bir felaket olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yok. En azından benim bir anayasa hukukçusu olarak şüphem yok. Uluslararası düzlemde belli bir karşılığı olan, tanımış bir anayasa hukukçusu olarak, siyaset biliminde belli deneyimi olan, Türkiye'nin siyasetini belirlemeyi olan bir insan olarak bunu söylüyorum. Bir karşılığı yok. Bunu anayasa olarak, bunu demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi temel parametreler üzerinde değerlendirmek mümkün değil. Şimdi, seçimler geçti. Seçimler geçtikten sonra bu dönemlerde “yeni anayasaya ihtiyaç vardır” dendi. Ve sonra işte 31 Mart seçimleri. 31 Mart seçimleriyle birlikte AK Parti açısından çok ciddi bir kayıp durumu ortaya çıktı. Ve yeni bir anayasa tartışması yapılıyor. Niyet açısından, daha önceki performanslar ve sicil açısından bakıldığında ve şu ana kadar ki anayasa performansı. Anayasa performansı sadece anayasa yapımıyla ilgili değil, mevcut olan anayasaya uyumayla da ölçülebilecek bir şey. Sizin anayasa konusundaki niyetiniz mevcut anayasal normları ve kuralları ne ölçüde ve uyduğunuza bağlı olarak ölçülebilir ve tespit edilebilir. Şimdi anayasanın temel güvencelerinin uygulanmadığına yönelik çok ciddi bir eleştiri var, çok ciddi bir itirazlardır ve ben o itirazlara katılıyorum. Bu itiraz subjektif itirazlar değil, bu itirazlar aynı zamanda uluslararası kuruluşların da tespit ettiği itirazlar. Şimdi bu açıdan bakıldığında mevcut iktidarın anayasa ile yapmak istediği şey nedir? Eğer şu ana kadarki anayasa performanslarını kamuoyuna çıkıp, “ya bu bir hata, yanlış yaptık, bunları birbiriyle düzeltelim” derlerse, bu önemli bir gösterge olur. Çünkü hata yaptılar, kötü bir anayasal değişim yaşandı, işte “Türk” tipi başkanlık sistemi gibi bir şey çıktı, mevcut demokrasinin kırıntıları da ortadan kaldırıldı. Böyle bir durumda bu anayasa, yani biz “evet hata yaptık ve bununla ülke yönetilemiyor” diyebilmeleri lazım. Bunu dedikleri zaman, bu samimi bir ifade olur. Ve birlikte yürünebilir. Çünkü bu anayasayı başka nasıl yapacaksınız? O yüzden orada bir değerlendirme yapabilme imkanımız var mı, bence çok zor. Muhalefetin itirazlarını baktığımız zaman çok anlaşılabilir itirazlar. Hani anayasal performansımız ortada ve anayasaya uymuyorsunuz. Sizinle ne hangi anayasayı tartışılırsa itirazlar vardır biliyorsunuz. Muhalefetin bu konuda güven duymaması, bütün muhalefetin oldukça anlaşılabilir ve haksız değiller. Ama ben yine bir ifade kullanacağım burada, o da şu; Bir ülkenin bir anayasaya ihtiyacı, hava gibi, su gibi hayati ise eğer, bu anayasanızı da İngiltere'den siparişle getirmeyeceğinize göre, ya da Almanlardan ya da Amerikalılardan rica edip, “Hadi gelin burada, biz yapamıyoruz, biz egemen olamıyoruz, biz devletleşemiyoruz, bizim böyle bir kapasiteniz falan yok. Lütfen siz bize anayasayı yapın ve bize dayatın, biz de bu anayasaya uyar olalım” demeyeceğimize göre, bu anayasayı yine biz yapacağımıza göre, geçmişiye ne kadar problemli, ne kadar sıkıntılı olursa olsun, biz bu ülkenin insanları olarak ve siyasetçileri olarak bir araya gelip bu anayasayı yapmakla bu ülkenin barışını tesis etmek zorundayız. O yüzden bence ne olursa olsun, bu ülke anayasa tartışmasından uzaklaşmamalı ve anayasa meselesini bütün açıklığıyla ortaya koymalı ve tartışmalı. Ve sırf iktidarın sicili çok kötü diye, “hayır biz sizinle anayasa konuşmayız dememeli” çünkü bu ülkenin yarısıyla anayasa konuşmadığımız zaman anayasa yapamazsınız zaten.

“AK PARTİLİLER ÜLKENIN BU ANAYASAL DÜZENLE YÖNETİLEMEYECEĞİNİ BİLİYORLAR”

AK Parti’nin yeni anayasa tartışmalarıyla “ömrünü uzatmak istiyor, onun için anayasayı tekrardan gündeme getirdi” deniliyor.

Bütün bu itirazların hepsi geçerli olabilir. Ama bir yandan ben biliyorum ki, AK Parti cenahında oradaki A takımı, B takımı artık neyse, danışmanları filan artık neyse, bence onlar da bu ülkenin bu anayasal düzenle, bu sisteme, bu yapıyla yönetilemeyeceğini ve yönetilebilir bir ülke olmaktan çıktığını çok iyi görüyorlar. Bence onlar da bunu görüyorlar. Bazıları görmüyor olabilir, bazıları hâlâ uyanamamış olabilir. Bazıları bambaşka bir hesap peşinde olabilir. Bütün bunların hepsini doğru kabul edebiliriz. Evet, niyetleri başka olabilir, şu olabilir, bu olabilir ama bir taraftan da bunun bu şekilde yürümeyeceğini bildiklerini düşünüyorum, bu da doğru. Hepsi doğru. Yani siyah ve beyaz üzerinden anayasa meselesini bir değerlendirme yapabilme imkanına sahip değiliz. Yani hep birlikte yuvarlanıyoruz uçurumdan. Yani bir beka sorunuyla karşı karşıyayız, bunu reddedemeyiz.

“BİR BEKA SORUNUYLA KARŞI KARŞIYAYIZ, TÜRKIYE ÇÖZÜLÜYOR”

Nasıl bir beka sorunuyla karşı karşıyayız?

Bu ülkede hukuk ayakta değilse bu ülkeye bir ülkeyi, farklılıkları olan bir ülkeyi ortaklaştıracak olan şeyi asgari şart, hukuktur ve demokrasidir. Asgari koşullar bunlar. Hukuk, hiçbir hukuk normu öngörülebilir, size öngörülebilirlik sağlamıyorsa, hukuk size güven vermiyorsa, devlet size güven vermiyorsa, toplum çözülür. Toplumun çözüldüğü bir yerde hiçbir organizasyonu ayakta tutamazsınız. Devleti ve mekanizmayı da ayakta tutamazsınız. Türkiye çözülüyor şu an. Türkiye hukuk üzerinden bir ortak fayda eğer oluşturmazsa, Türkiye'deki farklılıkları bir arada tutabilme sosyoloji olarak çok fazla mümkün değil. Bunun acı sonuçları olur, bunun farklı olması gerekir.

KOBANİ DAVASI: KORKUNÇ BIR KARARDIR

Kobani davasında Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve bazı HDP'lilere yeni cazalar verildi. Davanın sonucunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi tabii bu bir mahkeme kararı. Gerekçesi yazılmamış, elimde gerekçe yok. Gerekçe olmadığı için burada bir hukuki değerlendirme yapabilme imkanım çok fazla yok. Gazetelere yansıdığı kadarıyla, avukatların yaptığı açıklamalara baktığımızda belki bazı hususları, tabii ki onları doğru varsayarak, bazı tespitleri yapabilmen mümkündür. Eylemsel olarak, şunlar şunları yaptı, bunlar bunları yaptı, hususunda bir değerlendirme yapamam. Dediğim gibi gerekçe yok elimde, dolayısıyla gerçekleşmiş olan eylemler nelerdir, neler değildir, karar ile olgular arasında ilişki nasıl kurulmuştur onu test edemiyorum. O yüzden bir şey diyemem. Ama işte Hüda Kaya ve onun dışında da pek çok DEM’li, eski HDP'li siyasetçilere de yönelik biliyorsunuz daha önce bir tutuklama vardı, şimdi iddianame hazırlandığı söyleniyor ve iddianamede de yine dile getirilen husus. HDP'nin o Kobani olayları sırasında Twitter üzerinden yaptığı bir açıklama. Hani “İşte Kobani'de durum çok kötü, IŞİD barbarlığına karşı mücadele etmek gerekiyor, Türkiye'nin de blokajına hani oraya yardım gönderilmesine karşı işte engel olmasına karşı protesto çağrısı” yapıyoruz, buna benzer bir ifade, bir çağrı. Ve daha sonra Demirtaş'ın yine yaptığı açıklamalar, “Bu çağrı şiddet içermiyor, biz bu çağrıyla demokratik protesto haklarını kullandık, kamuoyunu etkileyelim falan” demişti. Şimdi sadece bunlar üzerinden eğer bir yargılama yapıldıysa ve eğer karar bunun üzerinden inşa edildiyse bu karar korkunç bir karardır. Şartlı olarak söylüyorum. Korkunç bir karardır. Onun dışında bilmediğimiz, görmediğimiz başka eylem biçimleri varsa tabii ki bu ayrı bir şekilde tartışılabilir. Ama orada çok hayati bir mesele vardı. Bu hayati bir mesele üzerinde siyasi partiler de insanlar da demokratik tepkilerini ortaya koyabilir. Bu demokratik tepkilerini barışçı bir şekilde ortaya koymak zorundadır. Ve bu demokratik tepkilerini barışçı bir şekilde ortaya koymadıklarında sonuçlarına da katlanmak zorundadır. Kim olursa olsun. Yani bir şiddet çağrısı içerdiğinde, bu şiddet çağrısının neticesinde insanlar öldürüldüğünde bunun hesabını herkes vermeli.
Ben burada şiddet içeren bir çağrı görmüyorum. Ve yine Demirtaş'ın açıklamalarında da bunu görmüyorum. Ondan sonraki siyasi partilerin işte Hüda Kaya vesaire onların da Sırrı Süreyya'nın yaptığı açıklamalar itibariyle bakıldığında tutumları net. Bir yandan tabi ki Kobani’de ciddi problemler var. Yani bir IŞİD barbarlığı gerçekten korkunç bir yapı, insanlık dışı bir yapı. Daha aynı zamanda Kobani'ye, yani neredeyse sadece Kürtlerin yaşadığı yere ciddi bir saldırı gerçekleşiyor, orada ciddi bir kıyım gerçekleşecek. Burada da insanların o konuda hassasiyetleri vardır. Politik olarak siz yanlış görebilirsiniz, apayrı bir şey. Bunun üzerine insanların protesto yapması başlı başına bir suç teşkil etmez ama onun ötesinde içinde bir şekilde bizim şu an kamuoyuna yansımayan ama mahkemelerin tespit ettiği bir şiddet yönlendirmesi varsa tabi ki bunun ceza hukukunda bir karşılığı olur. Ama şu haliyle çok problemli. Ben kararın bir bütün olarak üzerine oturduğu temel varsayım itibariyle problemli olduğunu düşünüyorum. Tabi gerekçeyi görmediğim şehri de düşmek suretiyle.

“KARARLARIN %1'İ BILE UYGULANMAZSA BU ÜLKE IÇIN UTANÇTIR”

Yargıtay onursal başkanınız Samir Selçuk'un "Türkiye'de bugün verilen kararların %99'u geçersiz" açıklamasını bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok çarpıcı bir açıklama. Hocamızın Sami Bey'in çok parlak, çok entelektüel bir yargıcımız… Türk yargısında bu şekilde entelektüel insan çok zor çıkar, onu söyleyelim. Daha önce 1982 Anayasasının da maddi anlamda meşhur olmadığını dile getirmişti. Çünkü öyle bir baskı altında zorla kabul ettirilen bir metindi. Bu şekilde çıkışlarını biliyorum Sayın Selçuk’un. %99 mu nasıl olur bilmiyorum ama yargıyla siyaset arasındaki kurumsal ilişki, kurumsal bağlantıyı yargının siyasi etkiye bir bütün olarak açık hale geldiği gerçeği, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Yerel Mahkemeleri, İsnaf Mahkemeleri ve onların performanslarıyla sarayın iktidarı paylaşan ya da iktidarı bir şekilde elinden alındıran siyasi parti aktörlerinin bu ilişkideki tutumlarını göz önünde bulundurduğumuz zaman yargı kararları üzerinde çok ciddi bir şüphe bulunmaktadır bu konuda. Ciddi bir siyasi etki altında, HSYK'nın oluşumu 2017 ile birlikte başlayarak özellikle, tamamen siyasi liderliğe bağlı olduğu için, onun kontrolünde ya da onun neredeyse denetimine dair olduğu için, onun yönlendirmesine açık olduğu için, alt derece mahkemelerinin kararlarının bundan etkilenmemesi mümkün değil. Bazı çok bariz davalar vardır ve o davalardan bir tanesi Can Atalay kararı, ondan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması meselesi, Yargıtay ya da bazı alt derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulamayı reddetmesi, ki bunların hepsi aslına bakarsanız hem disiplin suçu hem de aslına bakarsanız ceza hukuk açısından suç oluşturuyor. Ama buna rağmen bu kişiler mevcut hükümet tarafından ödüllendiriliyor. Bakan yardımcısı yapılıyor. Ya da işte daha yüksek yerlere terfi ediliyor. Yargıtay üyesi oluyor ya da Yargıtay üyesi Yargıtay'da daire başkanıyken Yargıtay Hükümet Başsavcısı seçilebiliyor, atamabiliyor vesaire. Yani bu açıdan bakıldığında bir şekilde iktidar gruplarının merkezine girmiş, yani radarına girmiş ve sonuçta bir şekilde onların ağzına da, bir şekilde ortaya çıkmış olan kararlar açısından ciddi şüpheyle, o kararlara karşı ciddi şüphelerle hareket etmemiz gerektiği kanaatini ben de paylaşıyorum. Ama burada “%99'u geçersizdir diyebilir miyiz?” Pozitif hukuksal açıdan belki bu noktaya kadar gidemeyiz ama %1'ine deseniz bile bu bir ülke için utançtır zaten. Yargı kararları herkesi bağlar Türk milleti adına. Bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır ve o Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruları karara bağlar ve Anayasa Mahkemesi'nin kararları da bütün devlet organlarını bağlar. Nokta.

“HUKUK BU KADAR AYAĞA DÜŞMEMIŞTI”

Eskiden savcı ile hakimlerin atamaları ile şimdiki atamalar arasında bir fark görüyor musunuz? Mahkeme sonuçlarına dayanarak yapılan atamaların AKP ile MHP kontajanlarından olduğu konuşuluyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Eskiler derler ya, “Şüyuu vukuundan beter” Yani bir problem çokça dile getiriliyorsa gerçekten ne kadar olup olmadığı o kadar önemli değil. Çünkü bunun dile getirmesi başlı başına bir problem. Yargıdan bahsediyoruz yahu! Yani adaletsizlikler konusunda, hak arama konusunda müracaat edileceğimiz son merciden bahsediyoruz. Öyle değil mi? Şimdi eskiden bir HSYK vardı. Eskiden HSYK'nın yoğun Kemalist olduğu, işte 'Kemalist ideolojiye göre hareket ettiğini' dile getiriyorduk ve bu yüzden eleştiriyorduk. Eleştirilerimizde haklı mıydı? Büyük ölçüde haklıydık. Bunun değiştirilmesi gerektiğini söylerken, demokratikleşmesi gerektiğini söylerken, haklı mıydık? Tabii ki haklıydık. Yani bunların değişmesi gerekiyordu. Onlara yönelik eleştirilerimizi dile getirirken, politik meselelerde Kemalistlik lehine ya da Kemalist bir ideoloji çerçevesinde karar veriliyor diye eleştiriyorduk. Bugün gelinen nokta itibariyle sadece politik davalar değil, hiçbir davada hukuka uygun bir şekilde karar verileceğine yönelik bir güven göremiyoruz. Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyoruz. Ama son 10 yıl içerisinde bana, yüzlerce öğrencimiz oluyor, yüzlerce hukuk pratiği içinde de olduğumuz için hukuki uyuşmazlıklarda, hukuki görüşler, mütalaalar da var. Bizim için biraz onu yapılanı takip ediyoruz. Son 10 yıl içerisinde bana şu kişi hakkıyla "işte HSYK'dan şuraya geldi, şuradan şuraya atandı, işte yargıda üyesi oldu, şöyle oldu, böyle oldu" diyebilen bir insan görmüyor. Yani önemli bir kısmı tepkisel olarak bunu söylemiş olsun. Bir kısmı kıskançlıktan dolayı hani kendisi seçilemedi diye rakibini suçlamak istiyor, işte yıpratmak istiyor, çamur atmak istiyor vesaire falan diyelim. Yüzde 20’si bile böyleyse eğer, yargıya siz güvenemezsiniz. Ve eski HSYK döneminde hani yakından bildiğimiz ve hatta onunla da çalışma durumunda olduğumuz için yakından tanıdığımı söyleyebilirim. Bu kadar değildi. Onunla ilgili de bir sürü eleştiri vardı, hukuk bu kadar ayağa düşmemişti. Yani falancaya gidin, oradan falanca ilçe başkanıyla, falanca işte il başkanıyla falan görüştünüz, işiniz falan tamamdır, oradan listeden bir yerlere falan gidiyor. Böyle şeyler hiç mi yoktu, hiç yoktu diyemeyeceğim. Yani böyle iddialı bir şey dile getiremem ama bugün de kıyas kabul edilmez. Velhasıl tablo da kötü.

“ANAYASAYA GÖRE DEVLETIN DİLİ TÜRKÇEDIR, VATANDAŞIN DİLİ KENDİ ANA DİLİDİR”

Diyarbakır'da insanları Kürtçe konuşmaya teşvik etmek için kendi kafesinde sadece Kürtçe hizmet vermeye başlayan kafe sahibi Anayasanın 3. Maddesiyle yargılanmasını nasıl değirlendiriyorsunuz?

Son yıllarda öyle tuhaf uygulamalarla ilgili sorularla karşılaşıyorum ki. Bir hukukçu olarak bunları nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum. Anayasanın 3’ncü maddesini bir birey ihlal edemez. Anayasanın 3. maddesi ne diyor; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden bahsediyor. Resmi dilinden bahsediyor. Daha doğrusu başlıkta “resmi dil” diyor ama metin içinde “devletin dili Türkçedir” diyor. Sonra bayrak, sonra istiklal marşı… Birey bunu nasıl ihlal edecek? Yani bunu ihal edebilmek ancak yoğunlaşmış bir şiddet uygulamasıyla, bir siyasi partinin içinde örgütlemeyle, bir iktidar olmamızın ardından belki işte anayasa değişikliklerini zorlama vesaire falan yoluyla belki yapacak bir şey. Allah'ın unuttuğu bir yerdeki bir kahvede, bir tane köşede falan birisi, “İşte ben bugün dil bayramı, Kürtçe dil bayramı, o yüzden Kürtçe'yi teşvik etmek için sorulara sadece Kürtçe cevap vereceğim” dediği için… Ben bunu nereye koyacağımı bilemiyorum. Kahve sahibi böyle diyorsa, müşteri kaybederse ekonomik olarak sonuçlarına katlanır. İnsanlar üzerine eğer orada zorla ve şiddete başvuruyorsa bunun ceza hukukunda karşılıkları filan yok. Yani insanlara şiddet uygulamıştır vesaire. Buna benzer şeyler, işte vücut yaralama, işte hakaret ve buna benzer şeylerimiz vardır biliyorsunuz. Hürriyetinden yoksun, bırakma falan, bir sürü ceza maddeleri falan vardır. Onlardan herhangi bir tanesini uygularsınız. Üçüncü madde ihlali ne demek? Yani devletin... Yani tasavvur edemiyorum nasıl ihlal edilebilir. Devletin dili Türkçedir, vatandaşın dili kendi ana dilidir. Ve vatandaş orda kendi ana diliyle ilgili bir tasarrufta bulunuyor diye devletin dili olduğu gerçeği, hususu nasıl ihlal ediliyor buna ilişkin ben hukukçu olarak buna cevap veremem. Absürt bir uygulama… Eğer işin altında bizim bilmediğimiz bambaşka şeyler yoksa, olsa bile üçüncü maddeyle nasıl bağlantı kuracaksınız.  Hukukta ve hukuki uygulamalarda biraz ciddiyette ihtiyaç var. Savcıların biraz daha ciddiyetle hareket etmesi gerekiyor. Yani bir ülkeyi seviyorsanız eğer, o ülkeye değer veriyorsanız öncelikle hukukuna riayet etmeniz gerekiyor. Hukuku doğru bir şekilde uygulamanız gerekiyor. Hukuku doğru uygulamayan bir kişiye bu ülkeye en büyük zararı veren kişidir. Maalesef buna ilişkin problemlerimiz var. Yani bu Kürtçe konusunda başka bir şey diyemem gerçekten. Bir açıklamam yok. Bir hukuki cevap yok buna. Yani hukukun konusu değil bu. Ceza kanununun dediğim gibi açık hükümleri vardır, onlardan bir tanesini ihlal eden bir kişi bunun sonuçlarına katlanır. İster Kürt, ister Türk, kim olursa olsun fark etmiyor. Ama ana dilinde konuşuyor. “Bayram vardı, o yüzden biz bugün böyle bir şey yapacağız. Sadece Kürtçe cevap vereceğiz”. Böyle bir durumda Anayasanın şu maddesini ihlal... Bu absürt olmanın ötesinde başka bir şey daha kendi içinde barındırıyor. Her bir absürd de kendi içinde başka bir politik, tehlikeli bir politik mesaj barındırıyor. Sizin farklılıklarınıza karşı Anayasanın, hukukun, “hukukun demeyelim artık, devlet gücünü verdiği bütün imkanları size karşı kullanırız, bundan haberiniz olsun” demektir. Bunu dışlamaktır, ötekileştirmektir, kriminalize etmektir. Bu farklılıklara savaş açmaktır. Hani hukuki olarak, absürtlük olarak değerlendirebiliyoruz ama arkasında tabii ki daha tehlikeli bir eğilim vardır. Buna karşı da uyanık olmak gerekiyor.

HAKKARİ’YE KAYYUM ATANMASI: HUKUKEN AÇIK BIR ANAYASA İHLALİ

Dün, İçişleri Bakanı, Hakkari Valisi’ni Hakkari Belediyesi’ne kayyum olarak atadı. Geçmişteki kayyumları da gözönüne bulundurursak, durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anayasaya göre yerel yönetimler karar organları seçimle oluşturulan kau tüzel kişileridir. Görevden alınma ancak yargı kararıyla olur. İdari işlemle ancak geçici görevden alınma söz konusu olabilir. Görevden ister nihai, ister geçici olsun, onun yerine atanacak kişi anayasaya göre mutlaka yöre halkı tarafından seçilmiş bir kişi olmalı. O da ancak belediye meclisi üyesi olabilir. Dışarıdan bir bürokratın atanması açık bir anayasa ihlalidir. Kayyum atamasının OHAL KHK’sı ile meşrulaştırılması mümkün değildir. Siyasi boyutunu bırakalım, hukuken açık bir anayasa ihlalinden söz ediyoruz.